Monday, December 21, 2009







Ah, Evelyn ve Vivian, ikinizi de seviyorum, hüzün verici hayatlarınız için seviyorum sizi, sabaha karşı eve dönüşünüzdeki anlamsız sefalet için seviyorum. Siz de yalnızsınız, ama Arturo Bandini gibi değilsiniz, ne balık ne de kuş. İşte şampanyanız, çünkü ikinizi de seviyorum, seni de Vivian, ağzın tırnaklarla kazınmış gibi görünse, yaşlı çocuk gözlerin kanla yazılmış çılgın sonelerde yüzse de.



Tuesday, December 15, 2009

gerçekten gitmek isteseydim
beklemezdim belki de

bu sesler ve bilmediğim karanlık
bağlıyor sana beni -bilmediğim bi şekilde
susuyorum, bekliyorum
umutlu bile değilim üstelik

sakin.ce

Thursday, December 10, 2009

faşist manifesto



an itibariyle "obama nobel'i aldı" altyazılı canlı yayında "bay amerika" dünyaya savaşın gerekliliğini anlatıyor.

nobel hiç bir zaman değerli bir ödül olmadı. siyasi olmaktan öteye hiç bir zaman geçemedi. ama "barış ödülü" almaya layık görülmüş bi adamın bütün dünyanın gözlerinin içine bakarak "savaşlar sürecek" demesi bu gülünç siyasi ortamda acı çeken milyonların yüzlerine tükürmekten ne kadar farklı? savaşların süreceğini bilmiyor muyuz? din'le uyutulup tatlı sözlerle kandırıldığımızın farkında olmayanımız kaldı mı?

obama konuşmasını şu şekilde sonlandırmalı;

dünyanın bütün kolluk kuvvetleri, birleşin!


Wednesday, December 09, 2009

rain dog





oh, how we danced and you whispered to me
you’ll never be going back home




orada oturuyordu işte; kıpırtısız. bi eliyle yüzünü kapatmış -uyuyor mu ağlıyor mu bilemiyorsunuz. önündeki masada pek çoğu yan yatar halde dalgalanan şişeler durur. kül tablasında iki ölü sigara cesedi. bir hafta boyunca her gün tom waits dinleyip jim jarmusch'tan birşeyler izledi. 518 sigara, 8 litre viski, 12 film ve binlerce şarkı tüketti ve tırnaklarını hiç kesmedi. sarhoşluk dalgasının yükseldiği bi gecede saçlarını kesmek için banyoya gitti, ama ayakları banyoya giderken o çoktan başka bi yerdeydi. başka bi şehirde; bi sonbahar gecesi, sokaklarında vals yapan yaşlı bi çiftin gülümseyerek birbirlerine baktıkları soğuk bir orta avrupa kenti. kendine gelip gözleriyle gördüklerini beyni algılamaya başladığında lavabonun kıllarla dolu olduğunu farketti. sakallarını kesmişti ve bu onu başka bi adam yapmıştı. aynadaki aritsokrat bıyıklı genç adam selam verdi, ve bizimki de ona, ve bir gürültü, şimdi bütün dünya daha büyük, lavabo artık ona yukarıdan bakıyor ve başında belirsiz bi acı, ve ortalık kırmızıya dönüyor, iki kolunda boydan boya kesikler var ve bu bir tenenbaum filmi değil. gülümsüyor, gülümsüyor, içeride melodiler tınlamaya devam ediyor ve dünyanın önemli bi kaybı yok.


oh, she said she’d stick around ’til the bandages came off
but these mama’s boys just don’t know when to quit
and matilda asks the sailors, ‘are those dreams or are those prayers?’
close your eyes, son, and this won’t hurt a bit





Wednesday, November 04, 2009

the cure



- her şeyden önce cinsel dürtünün öldürülmesi gerek. sevişmek intikam almak gibidir. tenler birbirine dokunmak istiyorsa ve bu olmuyorsa gerginlik büyüdükçe büyür. bir insanı tanımak için onunla mutlaka sevişmen gerekir. her sevişme bir tanışma seremonisi değildir tabi. ama eğer istek varsa, bu istek söndürülmeden çabalamanın pek faydası olacağını düşünmüyorum.

disintagration ya da apart çalıyor fonda. kararsızlık ve belirsizlik can yakıyor.

its too crowded inside.
n i got no gloves no more.







Monday, November 02, 2009

- ne kadardır tanıyosunuz birbirinizi?
- tanımıyouruz aslında. hayal ürünü gibi. görmemi istedikleri var önümde. neler dinlediği bunlara verdiği tepkiler.. ve saçma şekilde benziyo düşündüklerimiz.
- ne kullanıyo demiştin? makina mı?
- hayır çizim yapıyor.
- bana aklındaki birinden bahsediyosun, ve sadece bi imajdan, onu görmemişsin, ama güzel olduğunu düşünüyorsun ve sana kalemiyle çizdiği duygulardan dolayı ona yakınlık duyuyorsun. kim olduğunu bilmediğin halde sırf duygu dünyasını ifade edişiyle ona yakınlığın var ve o da senin için böyle düşünüyor. ve sen karşımda alnını kırıştırıp anlaşabilir miyiz yaş farkı sorun yaratır mı diyorsun
yaş farkının bahsettiğin değerli şeylerin yanında ne kadar komik durduğunun farkında mısın? (burada gülüyor)
- kafamda soru işareti yaratan bütün kaygıların ağzına sıçtın. teşekkür ederim (gülüyorlar)

fonda "this is no ordinary love" diye tınlıyor Sade Adu kavruk afrika nefesiyle.
susup parçayı dinliyorlar.

Sunday, November 01, 2009


3 Kasım

Tanrı bilir! Çoğu zaman bir daha uyanmama isteğiyle, hatta bazen bir daha uyanmama umuduyla yatıyorum yatağıma; sabah gözlerimi açıp da güneşi gördüğümde içerliyorum. Ah, keşke huysuz biri olsaydım da suçu havaya, diğer insanlara ya da başarısız girişimlerime atabilseydim, o zaman bu isteksizliğimin dayanılmaz yükü, yarı yarıya hafiflemiş olurdu. Vay halime! Fazlasıyla hissediyorum ki bütün suç yalnızca bende -hayır, suç değil bu- bütün bahtiyarlıkların kaynağı kendi içimde gizliydi bir zamanlar, şimdi ise bütün kederimin kaynağı kendi içimde gizli, işte o kadar. Bir zamanlar duyumsamaların bolluğunda yüzen, her adımında bir cennetle karşılaşan, bütün dünyayı sevgisiyle kucaklayabilecek bir yüreği olan o kişi değil miyim? Şimdi bu yürek ölü, içinden artık hiçbir coşku yükselmiyor, gözlerim kurudu ve dökülen gözyaşının ferahlatıcılığını tadamadığım için, kaygılı kaygılı alnımı kırıştırıyorum. Çok acı çekiyorum; çünkü yaşamımın biricik coşkusunu, çevremde bana dünyalar yaratan o kutsal, o can veren gücü yitirdim; o güç yok oldu! -Penceremden uzaktaki tepelere bakıp da sabah güneşinin sisi delip sessiz bayırları aydınlattığını ve yavaş yavaş akan ırmağın, yapraklarını dökmüş salkımsöğtlerin arasında bana doğru kıvrıldığını gördüğümde -ah, bu görkemli doğa, yalnızca cansız bir yağlıboya tablosu gibi karşımda durduğunda ve doğanın bütün bu güzellikleri, bahtiyarlığın bir damlasını bile beynime yükseltemediğinde; benim gibi bir herif, kurumuş bir çeşme gibi, delik bir kova gibi kalakaldığında Tanrı'nın karşısında; o zaman işte kaç kez kendimi yerlere atıp, tunç rengi gökyüzünün altındaki toprağın susuzluk çektiğini gören ve yağmur için yalvaran bir çiftçi gibi, Tanrı'ya bana gözyaşları bağışlasın diye yalvardım.

Ama -ah- Tanrı'nın, yağmuru ve günışığını, bizim bu azgın dileklerimize göre bağışlamadığını hissediyorum işte; şimdi anımsamaktan acı duyduğum anların o zamanlar öylesine mutluluk dolu olması Tanrı'nın ruhunu sabırla beklemekten ve bana bağışladığı sevinci bütün yüreğimin içtenliğiyle kucaklamaktan kaynaklanmıyor muydu?




Friday, October 30, 2009

17 ve toz

şimdiden özledim.
yağmurlu bi akşamüstü jetonları yere düşürüşümü. ağlamadığımı -kesinlikle ağlamadığımı. ama telefonla konuşan adamın hızlı hareketlerle konuşmasını bitirip klübeyi -buyrun diyerek bana terkedişini

ezberimden numaranı çevirişimi. sesini. beni çağıran.
evime yakın klübeden
camından görebildiğin kulübeye. orda olabildiğimi. her ne olursa olsun. orda olabildiğimi.

-ıslanmışsın. diyişini, 6 adam boyu yukarıdan, gülerek.

sahneden bakışını. bilirdin o şarkıya dayanamadığımı. dağıtmıştı beni sesin.
o ölüme bile dökmediklerimi döktüm. ne güzel bakardın

o karanlık gecede -olabilecek en derin karanlıktı- balkonda tek başımaydım. içeride onlarca insan. evin bütün ışıkları yanıyorken. beni kimse olduğum yerde rahatsız etmiyorken. bütün gün kimse dokunmamışken. "telefon" dedi biri. o bütün gün boyunca kimseyle telefonda konuşmamıştım. adın yazıyodu. ellerim buz gibi. sesim buz gibi. ısıttın beni.

ilk mektup kimdendi hatırlamıyorum bile. hayır bekle. daha bu cümleyi söylerken hatırladım o günü. kendime gelemiyordum. bir gün o geldi. konuşmadığımız halde bi kağıt uzattı. aylardan aralık. yıl 2001. karanlık 'tan 2 ay sonra. kanıyordu mektup. ben kanıyordum her satırda. sendendi.

zamanın geçişine şaşırmak yine. ilk yapışındı hatırla. gideceğimi ilk anladığın zaman. "sen gideceksin ve ben burada olacağım." yazmıştın. öyleydi. gidecektim. son bir sarılma isteğini kibarca söyleyerek bitirmiştin mektubunu. tek kelimeyle zarif.

mektuplar bi süre devam etti. görüşemiyorduk. senin kanıma girdiğini okulda herkes biliyordu. hayatımın ilk kavgası senin içindi. ilk öptüğüm kızdın. yaşım 16. deliydi kanım. deliydim senin için.

o sarı tarlaya gittiğimiz günü hatırla. ilk günümüz. ilk gün! sen konserinden inene kadar seni beklemiştim. sarı sıcak bi öğle sonrası. terastan bakıp çiçek tarlasının ne güzel göründüğünü söyledin. gittik. koşarak.

18 nisan 2000. ilk günümüz.

bundan yıllar sonra ilk evine geldiğimde şaşırmıştım. büyümüştün. ailesinden uzak yaşayan bi büyü. keşke şehrinde yaşasaydım diye geçirdim içimden. binlerce kez.
başımı dizine koydum, dinledim. başımı dizine koydun, anlattın.
hiç gitmemiştik. hep ordaydık

kaldırımdaki gölgelerimize bakıp şaşıyorum
birlikte ne güzel görünüyorlar


ben kep atarken sen yoktun. oysa ben hep varmışsın da beni izliyormuşsun sanmıştım. ne safça. ne ılık bi geceydi. ayak seslerini dinledik bi süre. hipnotize edici. hayatımda yer eden ilk şehri terk etmem şerefine
şehrin sokaklarında yapılmış bi vals

ne güzeldin
ah




sana bir mektup bırakacağım. bu son diyemem. hepsini saklıyorum. bilmek istersen.


17.
zaman geçer
büyürüz
sertleşir dünya.

beşiktaşta soğuk bi gecede kız evin soğuk zemininde oturuyor. sigarasına uzanıyor. bu onun ilk paketi. kendine bir paket sigara almış -sorunların sonunda. oğlan bu paketi farkediyor. kendisininkinden. henüz chesterfield yeryüzünde yok. ve kimse bunu düşünmüyor bile.

mor ve ötesi çalıyor.

yeter artık hiç bir şey eskisi gibi değil. özellikle bu parça. kimse aradaki sessizliği bozamıyor. soğuk zeminde iki beden. odada sadece bir yatak vardı bi aralar. adamın taşıdığı. koşa oynaya tek başına taşımıştı sevinçle yatağı. kız yeniydi bu evde. kutlama yapamadılar. sessiz ve çıplak eve yatak girdiği gibi -ordaydılar. adamın diğer gelişinde çoktan eve yerleşilmiş, o evi kızın yapabilecek kadar ağlanmış, içilmiş, kahrolunmuştu. güneş doğmak üzereyken dayanamadı adam, kalktı yerinden. konuşmadan bile -tek-bir-kelime-

sabah oluyordu. bayilere gazete dağıtılıyor. eline bi gazete tutuşturuyorlar. ağlamaktan bir adım gerideyken. dinci bir gazete. ironi. nasıl adamı yumruklamadıysa gazeteyi alıp yandaki çöp kutusuna atıyor. üzüntünün sinire dönüşümü ne anlık.

evine yürüyor. üzerindeki herşeyden sıyrılıp camı açıyor. içeri kar giriyor. gündüzün ilk saatleri ortalık sessiz. bu temiz havaya ve huzura bayılıyorum diye geçiriyor.

artık
hiç bir şey
eskisi gibi değil.

Tuesday, October 27, 2009


twenty-nine pearls in your kiss, a singing smile
coffee smell and lilac skin, your flame in me

masada mavi-beyaz bir sigara paketi -içinde son bir dal
karşımda yüzüme dalga geçer gibi bakan koca bi karnıbahar
son çalınan parça famous blue raincoat ve uykuma geri dönmek istemiyorum
o yatağa geri dönmek istemiyorum -benim fikrimdi
şimdi koca bi düşman edindim kendime -iki kişilik

-ilk öpüştüğüm adamsın. dedi dünyanın en tatlı veledi
ama tekrar öpmedi. -kışkırtıyorsun beni

kapıdan çıkarken -içeride uyuyor- daha ne kadar canım yanabilirdi
kırmızı bluzunda california yazıyor. çağırsam bile benimle gelmiyor

famous blue raincoat. giyip çıkıyorum
arkama dönüp baktığımda orda duruyor
arkama dönüp baktığımda geriye tek bir bakış dönmüyor
kahve sigara karnıbahar

karnıbaharı yatağıma yatırıp
bu gece başka bi yer bulmalıyım uyuyacak


Sunday, October 25, 2009



sana büyük bir sır söyleyeceğim
zaman sensin
zaman kadındır ister ki hep okşansın
diz çökülsün hep
dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına.
bir taranmış
bir upuzun saç gibi zaman
soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi.
zaman sensin, uyuyan sen
şafakta ben uykusuz seni beklerken

sensin gırtlağıma dalan, bir bıçak gibi..
ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
bu mavi çanaklarda kan gibi
durdurulmuş zamanın işkencesi
ah bu daha beter işkence hiç mi hiç giderilmemiş istekten
bu göz susuzluğundan sen yürürken odada
bense bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini
daha beter seni kaçak
seni yabancı bilmekten
aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan
tanrım ne ağırdır sözcükler
asıl demek istediğim bu.

hazzın ötesinde sevgim
hiç bir zararın erişemeyeceği yerde bugün
sevgim
sen ki benim saat-şakağımda vurursun
boğulurum soluk alıp vermesen
tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın.

sana büyük bir sır söyleyeceğim her söz
dudağımda bir dilenen zavallı
acınacak bir şey ellerin için
kararan bir şey bakışının altında

işte bunun için diyorum ikide bir seni seviyorum diye
boynuna takabileceğin bir tümcenin o parlakça kalp kristali
kaba konuşmamdan gücenme benim bu konuşmam
ateşte şu tatsız gürültüyü çıkaran sudur o kadar

sana büyük bir sır söyleyeceğim bilmem ben
sana benzeyen zamandan söz açmayı
bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm
tıpkı uzun bir süre garda
el sallayanlar gibi gittikten sonra trenler
ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının

sana büyük bir sır söyleyeceğim
korkuyorum senden
korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
el kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan
korkuyorum senden.

sana büyük bir sır söyleyeceğim
kapat kapıları
ölmek daha kolaydır sevmekten
bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
sevgilim.


louis aragon
elsa'ya şiirler
(çeviri: sait maden)

Tuesday, October 20, 2009





Narcotics have been systematically scapegoated and demonized. The idea that anyone can use drugs and escape a horrible fate is anathema to these idiots. I predict in the near future right wingers will use drug hysteria as a pretext to set up an international police apparatus. But I’m an old man and I may not live to see a final solution.

— William Burroughs, as "Tom the Preacher" in Drugstore Cowboy, 1989





Monday, October 19, 2009

kanun"


bir suçun, cezası bilindiği halde, kasıtlı ve bilinçli şekilde gerçekleştirilmesi
ek bir suçla cezalandırılmalı mıdır? yoksa "bilgi edinme yasası" adıyla yasa koyabilen bir bilinç kanun hakkında bilgili olmayı da bağışlayabilir mi?

ileride bi gün geçmişe bakıp "değişim konusunda neden bu kadar gururluydular?" sorusunu soracaklar. kemiklerimiz zıplasın.
şimdi! hep beraber!
ya ya ye kokocambo
ya da daha modern bişiyler



Thursday, October 15, 2009


all these people drinking lover's spit
they sit around and clean their face with it

işte savaş. işte yangın ve fırtına. bu, kelimelerin dolu olduğu an
çünkü biz yaşadık. gözgöze. ellerinden tuttum aşkın

önüme çıkacak engel tanımıyorum. burdayım. her şeye hazır. bunu biliyorsun




Saturday, September 26, 2009

true story




they found him walking along the freeway
all red in
front
he had taken a rusty tin can
and cut off his sexual
machinery
as if to say --
see what you've done to
me? you might as well have the
rest.

and he put part of him
in one pocket and
part of him in
another
and that's how they found him,
walking
along.

they gave him over to the
doctors
who tried to sew the parts
back
on
but the parts were
quite contented
the way they
were.

I think sometimes of all of the good
ass
turned over to the
monsters of the
world.

maybe it was his protest against
this or
his protest
against
everything.

a one man
Freedom March
that never squeezed in
between
the concert reviews and the
baseball
scores.

God, or somebody,
bless
him.



C. Bukowski


Monday, September 14, 2009

GINSBERG / BREAKFAST IN HIS APARTMENT
San Francisco 1965

Once when I was visiting Allen in his apartment he asked me if I would like some coffee. Having said "Yes," he presented me with a metal bowl with coffee in it. The bowl seemed strange (like a dog dish) and I nursed the coffee to cool it down. Soon he started asking "Are you finished with that, man?" I would say "No, not yet" and after awhile I started to feel uncomfortable because the bowl seemed important to him. When I finally said "Yes," he grabbed the bowl away -- threw the remaining coffee in the sink and sat down with the bowl for his breakfast cereal. I was using his only bowl.
[Larry Keenan]


13 Eylül 2009
06:00 / güneyde bi yer.

it’s four in the morning, the end of december
i’m writing you now just to see if you’re better

uzun zamandır bu defteri elime almayı aklımdan geçirdiğim halde bu tınılar sebebim oldu sakin ve serin bir günün başlangıcında. los angeles fikri önümde giderek belirginleşirken içimi bir belirsizlik alıyor. buralardan gitmek fikri, belki bir on yıl kadar dönmemek üzere. ne kadar çekici gelse de bir yanım sorular sormaktan bıkmıyor. kendimi tekrar tekrar aynı noktaya döner buluyorum; “bulunduğun yerin ne önemi var? insan sadece duygulardan ibaret değil mi? ve mutlu olmak sadece etrafındaki diğerleriyle etkileşimin bi sonucu değil mi? buradaki 25 yılını kuma gömeceksin. dündüğünde bulamamak üzere.”

aklıma gizem ve özge geliyor. onsekiz yaşlarındaki halleriyle gülümsüyorlar. etraflarına mutluluk saçan yaratıklar. onların yanındayken başka hiçbir şey aramazsınız; o an dondurulsa ve cebinizde taşıyabilseniz istersiniz. bir hayatı buna, bu şekilde geçecek bir ömre harcamak fazlasıyla mantıklı ve eğlence ve güven ve huzur garantilidir. sanki bütün gereksinimleriniz; ne güzel yemekler ne giyinme ihtiyacı; ne eğitim ne müzik dinlemek keyfi.. hepsi bu anın içindedir. ordadır.

onlar ve daha pek çoğu, emre volkan cem elif tuğba annem ablam şehrim, şehirlerim.. bunları bırakıp bir daha asla aynı bulmamak üzere gitmek fikri. yaşıtlarım ben döndüğümde hayatlarını bir insana –tek bir insana indirgemiş ve odaklamış olacaklar; artık o gençliğin deliliğiyle sabahlara kadar oturup dünya ve üzerindekiler ve sanat ve hayatın amacı ve tanrı üzerine düşünebilen bu güzel insanlar çocuklarına kahvaltı hazırlamak için erken kalkacak, ya da sofradakileri temin etmek için işyerlerinin yolunu tutacaklar. benim aynı kalmam bir muamma evet, ama eğer kalırsam, bu serseri hayatı kendine yol edinmiş deli-bilge aynı kalır ve onları böyle bulursa gittiğine pişman olur. yaşlandığını anlar ve kahrolur. dönmek üzerine yapılmış her plan kendine saplanacağını bildiğin bildiğin bir bıçağı bile bile yanında taşımaktır. bu aklındakilerden bazılarını bir daha göremeyebilirsin bile. ya da küçük bir rastlantı sonucu onların tamamı bir daha seni hayatta göremeyebilirler.
dönmek üzerine her plan can yakıcı. kalmak üzerine her plan fazla zalim, boğucu ve belirsiz. şimdiden içimde tarifi zor büyük karanlık bir deniz birikiyor. ve becerebilseydim, buna üzüntü derdim.


Sunday, September 13, 2009

it’s four in the morning, the end of december
i’m writing you now just to see if you’re better

uzun zamandır bu defteri elime almayı aklımdan geçirdiğim halde bu tınılar sebebim oldu sakin ve serin bir günün başlangıcında. los angeles fikri önümde giderek belirginleşirkeniçimi bir belirsizlik alıyor. buralardan gitmek fikri, belki bir on yıl kadar dönmemek üzere. ne kadar çekici gelse de bir yanım sorular sormaktan bıkmıyor. kendimi tekrar tekrar aynı noktaya döner buluyorum; “bulunduğun yerin ne önemi var? insan sadece duygulardan ibaret değil mi? ve mutlu olmak sadece etrafındaki diğerleriyle etkileşimin bi sonucu değil mi? buradaki 25 yılını kuma gömeceksin. döndüğünde bulamamak üzere.”
aklıma gizem ve özge geliyor. onsekiz yaşlarındaki halleriyle gülümsüyorlar. etraflarına mutluluk saçan yaratıklar. onların yanındayken başka hiçbir şey aramazsınız; o an dondurulsa ve cebinizde taşıyabilseniz istersiniz. Bir hayatı buna, bu şekilde geçecek bir ömre harcamak fazlasıyla mantıklı ve eğlence ve güven ve huzur garantilidir. sanki bütün gereksinimleriniz; ne güzel yemekler ne giyinme ihtiyacı; ne eğitim ne müzik dinlemek keyfi.. hepsi bu anın içindedir. ordadır.

onları ve daha pek çoğunu, emreyi volkanı cemi elifi annemi ve ablamı şehrimi, şehirlerimi bırakıp bir daha asla aynı bulmamak üzere gitmek fikri. Yaşıtlarım ben döndüğümde hayatlarını bir insana –tek bir insana indirgemiş ve odaklamış olacaklar; artık o gençliğin deliliğiyle sabahlara kadar oturup dünya ve üzerindekiler ve sanat ve hayatın amacı ve tanrı üzerine düşünebilen bu güzel insanlar çocuklarına kahvaltı hazırlamak için erken kalkacak, ya da sofradakileri temin etmek için işyerlerinin yolunu tutacaklar. Benim aynı kalmam bir belirsizlik tabi, ama eğer kalırsam, bu serseri hayatı kendine yol edinmiş deli-bilge aynı kalır ve onları böyle bulursa gittiğine pişman olur. Yaşlandığını anlar ve kahrolur. Dönmek üzerine yapılmış her plan kendine saplanacağını bildiğin bir bıçağı bile bile yanında taşımaktır. Bu aklındakilerden bazılarını bir daha göremeyebilirsin bile. Ya da bir küçük rastlantıyla onların tamamı bir daha seni hayatta göremeyebilirler.
Dönmek üzere her plan can yakıcı. Kalmak üzerine her plan fazla zalim, karanlık ve belirsiz. Şimdiden içimde tarifi zor büyük karanlık bir deniz taşıyorum. Ve becerebilseydim, buna üzüntü derdim.

Tuesday, September 08, 2009



Then I went to meet Rita Bettencourt and took her back to the apartment. I got her in my bedroom after a long talk in the dark of the front room. She was a nice little girl, simple and true, and tremendously frightened of sex. I told her it was beautiful. I wanted to prove this to her. She let me prove it, but I was too impatient and proved nothing. She sighed in the dark. "What do you want out of life?" I asked, and I used to ask that all the time of girls.
"I don't know," she said. "Just wait on tables and try to get along." She yawned. I put my hand over her mouth and told her not to yawn. I tried to tell her how excited I was about life and the things we could do together; saying that, and planning to leave Denver in two days. She turned away wearily. We lay on our backs, looking at the ceiling and wondering what God had wrought when He made life so sad. We made vague plans to meet in Frisco.




Sunday, August 16, 2009






hush you little coward
yet you still haven't grown.






Sunday, August 09, 2009


sadece orda olmam gerekiyodu. başka bi şey değil yeşil kanepenin aynı yerinde. günden kalan izimi hatırla
madan
ama sarhoş ve utangaç ama cesur ve kırgın yine

gözlerine bakmaktan korkan kendini tutamayıp ağlamaktan tekrar eve dönmekten delilik edip sabahı parkta beklemekten yağmurda üşümekten ve yine seni düşünmekten


zorlu bir rüzgarla
boynu hiç kıvrılmaz
haylaz çocuklarca hiç koparılmaz

gece çökünce açılır lambalar
öteki çiçekler ayışığındalar





Tuesday, July 28, 2009


elinde beyaz bi zarfla hızlı hızlı yürüyordu. kendine yeni bir oyuncak bulmuş çocukların gözlerindeki o cin edayla etrafına hızlı bakışlar fırlatarak ve sandaletinin ayağında açtığı yarayı kemirişine aldırmadan. "yeni bir macera" diye geçirdi içinden. çocukluğunda yaz geceleri yatağına uzanıp yastığına sarıldığındaki o his gibi.. elini yastığın altında gezdirmek, ve soğuk kalan yerleri keşfetmek. nedense aklında bu vardı saat 12 güneşinin altında terden ıslak -çevik ilerlerken.

güneş saatinin tam önünde arkadaşıyla buluştu. bütün hikayeyi anlattı. heyecanla gülümseyen tepkiyi aldı, ve emin oldu; doğru yoldaydı. yeryüzünde hiç kimse hevesli bir veledi kırmaktan mutlu olmaz.

gri binanın kapısında dört zil vardı. binaya fazla giren çıkan olmasa gerekti. hemen köşede kaldırım taşlarından yapılma bi kaldırım buldu, ve beklemeye başladı. şans eseri orda bulunan güzel bi ağaç gölgelik ediyordu. bu şekilde bir süre dinlenip apartman kapısını gözledi. epey kilolu bir kadın kapıdan zorlanarak çıkmaya çalıştığında beyninde "şimdi!" diye bi emir patladı, ama cesaret edemedi. kadın dikkatli ve yavaş hareketlerle kapıyı incitmemeye çalışarak dışarı çıktı, ve sanki ona nispet yapar gibi ağır ağır kapattı kapıyı. az önce aklından "acaba kapı açık olabilir mi?" diye geçiren çocuk artık bu konuda net bi fikre sahipti. gözlerini "budur" diye tahmin ettiği balkona çevirdi. 7 yıl! kim bilir neler olmuştu o evde.
çocukluk hevesiyle sahil boyunca bir o yana bir bu yana savrulup güneşler altında keyif ve hararetle yapılan o konuşmalardan bu yana 7 yıl olmuştu.
7 yıl önce bir kurşun kalemle resmini çizseydi bir kağıda, kurşun kalem uçardı kağıttan. ama o her şeyi hatırlıyordu. inkumunu, sahil yolunu, kızın gözlerini, teninin rengini, omuzlarını ve özellikle gözlerini, tekrar tekrar gözlerini..

balkonda üç saksı vardı. kırmızı çiçekler, beyaz çiçekler, mor çiçekler.. yedi yıl yaşamazdı bunlar, biliyordu. kimbilir kızın hayatına bu çiçekler gibi sonradan giren, ve bu çiçekler gibi sulanan, emek verilen neler girmişti. balkondaki çiçeklere, ve içeride uyuyan kızın düşüncesine dalıp gitti bi süre.

üst katta mahalleli kadınlar balkondan balkona laflıyorlardı. seslerine uyandı birden. kadınlardan yalnız birisini görüyordu ağacın dalları arasından; kırmızı bir ev elbisesi haddinden fazla sarkmış kilolarını örtüyordu ve kadın çıplak tınılı rahatsızlık veren bi sesle laf yetiştiriyordu karşı tarafa. gri bina! kadın aynı binadaydı! o kadınla konuşabilirdi..

düşünmeden yerinden kalktı, apartman kapısında zili çalma taklidi yapıp oyalandı ve başını kaldırıp seslendi; "pardon! bakar mısınız?"

içeri girdiğinde bir posta kutusu araması gerektiğini bile unutacak kadar heyecanlıydı, bir kat yukarı; kapıda numara yok ve bir kat daha.. 4 numara?! hayır dört numara daha yukarıda olmalı? bir sonraki kapıda da numara yok ve artık sezginlerine güvenmeyi öğrenmelisin ufaklık.
yedi yıl sonra bu kadar yakınsın ve sen dört kapıdan hangisinin ardında olduğunu sezemiyorsan bırak bunları ve dön o aynı sahilde kumdan kaleler yap kendine!

buldu. düşünüp hesaplamadan. orda durdu, ve o olduğunu anladı. uzun uzun baktı kapıya. kapının kulbuna dokundu -7 yıl boyunca hergün dokunmuştu kız bu kapıya.gözlerini kapattı, ve kızı içeride geniş bir yatakta serin esen rüzgarın altında uyurken düşündü; ne kadar yakındı!
35 saniye sonra -yakalanmaktan ve söyleyecek söz bulamamaktan korkarak- ayaklarını sürüye sürüye merdivenleri indi. apartman kapısından çıkıp yukarıda hala konuşan kadına nazikçe başıyla selam verip uzaklaştı.
sadece o kapı kalmıştı aralarında; çalmak değildi önemli olan, tek bir kapı.. arkasındaydı belki, belkide değil, ama bu değil şimdi düşünmen gereken, oraya gittin ve tanrıya şükürlerle, yedi yıl sonra, içinde bu kıpırtı, ve kırmızı çiçekler, ve beyaz çiçekler, ve mor çiçekler yine..




Friday, July 24, 2009

onyedi yaşım
ne haince çaldın benden ömrümü
şimdi her yüze gülmek ödevim
her derde burun çevirmek
onyedi yaşım
öyle bi eğildi ki başım
artık her verdiği bana kabul zamanın

Saturday, July 18, 2009

ben teşekkür ederim asıl.
nefret veya aşkla hala beni hatırladığın için.

7.6.7

Monday, June 01, 2009

haklıydı şair, çok kadınlar geldi geçti
ama buluttular kulunçlarımda

ve ben şimdi yerleri alev bir odada
son çivi senmişsin gibi duvarlarda
tutundum parmaklarım koparcasına sana

Sunday, May 31, 2009

gemliğe doğru

gemliğe doğru
denizi göreceksin
sakın şaşırma


bahar şenliğinin sondan bi önceki gecesinde okulun alt tarafındaki çimlerde volkan gökhan tuğba ozan aslı ve daha 4-5 kişi daha; sevimli, güzel bi topluluk, keyifle demleniyorduk. sonraki gün bi haftadır heyecanla beklediğim yola çıkacaktım. yine de keyfe doyamadım. fazla fazla sohbet, fazla fazla alkol ve fazla kahkaha. geceyi pek hatırlamıyordum. kulağımda kalan kahkahalar dışında.
uyandığımda ilk deniz otobüsünü çoktan kaçırmıştım. hızlıca duş alıp bi çantaya 2 tshirt ve bir kaç gerekli zırt alıp yola koyuldum. 222 kadıköy-pendik otobüsüne kendimi attığımda aslında hala sarhoştum. yolda olmanın keyifli huzuru vardı içimde, neredeyse tamamen boş otobüsün en arkasında bi cama yüzümü yaslamış gülüyordum.
kartal iskelesinde bi tost yiyip midemi bastırdım, iskele kafeteryasında bulduğum chesterfield sigarasından tam 8 paket aldım, ve bu aslında günün güzel geçeceğinin bi işaretiymiş, sonradan farkettim.
kulağımda sevdiğim parçalar, hafif uykulu halde denizi izleyerek yalova'ya vardım. bilmediğim bi yerde olmak herzaman keyif verir bana. etrafta dolanmaya vakit bulamadan ilk otobüse atlayıp bursa'ya doğru yola çıktım. gezgin bi tezgahtarın yanına denk geldim, bana bölge hakkında bişeyler anlatmaya başladı. iznik gölü civarındaki köylerin aristokratlığından ceviz büyüklüğünde napolyon kirazlarına, orhangazi gemlik arasındaki farklardan çorap fiyatlarındaki karlılığa anlatıp durdu inene kadar. orhangazi gemlikten önceki son büyük yerleşim merkeziydi. gemlikten geçerken -yeterince tecrübeliydim- o'nun evini tahmin etmeye çalıştım kendi kendime. manastırdaki devlet hastanesinin batı tarafı. gemlik büyüleyici güzelliğiyle öğlen güneşinde parlıyordu. ilçe gözden kayboluncaya kadar umutla izledim.
terminalde biletimi alıp 38 numaralı arabyı beklemeye başladım. bu, heykel'e giden arabaydı ve bu ünlü heykel'in neyi tasvir ettiğini düşünürken buldum kendimi. inmem gereken durakta indiğimde mersin-forum'u andıram bi avm'nin önündeydim, ve o beni bulmadan bi sakız alıp sigaranın izlerini silmem gerektiğini farkettim. yaptım da. bi kaç dakika sonra onu gördüğümde heyecanlanmamak elimde değildi. incecik fiziği, suda yürür edasıyla bana doğru geliyordu -bi peri kızı gibi.
kent merkezinden zafer plaza'ya doğru yürüdük ve plaza'da o ana dek tattığım en güzel iskenderle süsledim midemi. heykel'i geçip adliyeden ve valilikten sonra setbaşına ulaştık, ve ilk kez ona dokundum, bi yol geçme telaşında, tarif edilmez bi heyecanla. bursanın böyle dindar bi yer olduğunun şaşkınlıkla farkına varıyordum; rahatsız ediciydi. kendinizi farklı hissetmenizi sağlayacak kadar.
yeşil camiyi geçip emirsultan mezarlığında zeki müren'i ziyaret ettik -bursayla ilgili aklıma sadece bu geliyordu. hüzünlüydü, bi banka oturup sigara yaktım. yanımda bu kadar güzel bi kızla böyle bi ziyarette bulunmama içten içe şaşarak.
setbaşı köprüsünü izleyerek tekrar plaza yolunu tutturduk ve yol üzerinde balibeyhan'da mola verdik. birer türk kahvesi, ve artık hisler şekillenme yolundaydı. etkilenmiştim karşımdaki bu küçük-güzel yaratıktan.
aşağıya doğru devam edip arap şükrü -barlar sokağı- taraflarından geçtik, ve gren diye bi yere hayran kaldım. ufak bi mola da orda vermek zorunda kaldık. sonra çekirge tarafına devamla stadın önünden geçip kültür parkta dolanmaya başladık. parka giriş 0,1 liraydı. tam olarak bu. 15 sent! şaka sandım duyduğumda.
artık hava kararmıştı ve biz çimlerde uzanıp bursanın ağaçlarını dinliyorduk. şehri sevmeye başladığımı farkettim. huzurluydu, adana'ya benzeyen kaygısız -oluruna bırakır bi havası vardı. sadece etrafınızdaki dindar havaya alışamıyordunuz, ama o bile göz ardı edilebilirdi ağaçların koyu yeşilinde. sarıldık. ve bu günün en güzel anıydı. belki onbeş dakika kopamadık birbirimizden. artık aittik.
gemlik otobüsüne neredeyse koşarcasına yetiştik, saat gece 11 olmuştu ve artık kalacak bi yer bulmam gerekiyordu, onun da dönmesi. meydana yakın bi otel buldum. gürle otel-121 numara. çantamı yatağa fırlatıp gezintiye çıktım. burası onun doğup büyüdüğü küçük ilçeydi, ve ben havayı koklamak için can atıyordum. karnımı doyurdum, iki bira alıp sahilde kayalıklarda demlendim. odama dönüp küçük kara kutu çalışıyor mu diye televizyonu kontrol edip uykuya daldım. sabah erkenden kalkıcaktık, ve yorgunluk had safhadaydı.
06:30 da gözlerimi açtım, ama yataktan kalkacak halim yoktu. 07:40 ta yataktan kalktım, ve 10 dakika sonra odayı boşaltmış buluşacağımız durağa doğru yol almaya başlamıştım. orada bekliyordu. imkansız gibi. bu küçük ilçenin böyle bir doğal güzelliğe sahip olabileceğine inanmıyordunuz ona bakınca. yürürken, ya da bi araçtaysak istemsizce yirmi saniyede bir kafamı çevirip ona bakıyordum. gülümsüyorduk sanki normalmiş gibi. hiçbirşey normal değildi. sadece o an farkında değildik bunun. şimdi burda oturmuş düşününce kavrayabiliyorum bunu.
kahvaltımızı yaptık, ve ben ulucami yakınlarında bi otel bulup yerleştim. dikmen otel 107-106 numara. duş aldım, ve bi kaç saat ordaydık. yeşil taraflarına gidip (setbaşıydı burası) emirsultan konağında türk kahvesi içtik, ki hayatımda içtiğim en iyi kahveydi -bakır cezvelerle közde pişirilmiş, şekeri ve kıvamı milyonlarca kere tecrübe edilmiş halde sunulan eşsiz bi kahve. yanımıza gizem geldi ilerleyen saatlerde, ve biraz sohbet ve ulucamiye dogru yürüdük ve gizem ayrıldı. otele uğrayıp ona kirli bi tshirtümü verdim yıkaması için ve onu ödeviyle uğraşması için evine erken bırakıp akşamki şampiyonluk maçını izlemek için bi bar aramaya başladım. zafer plaza civarlarında hayyam pub gecemin sonunu getireceğim yerdi. keyifle içtim, ve insanlarla tanıştım. gecenin sonunda mekanda onur konuğu kıvamındaydım, ve masamız doldukça doluyordu. yan masadaki beşiktaşlı iki amcanın misafiriydim. önce uludağı, sonra düzeltip ulucamiyi sora sora otelin yolunu bi şekilde bulmuşum. sabah 7de kapım çaldı, ve karşımda yine bana o dünyalar yaratan neşe kaynağı duruyordu. beraber uyukladık, ve saati gelince oteli boşaltıp kültür parka yollandık. kahvaltıyı burda yaptıktan sonra çimlerde uzanarak saatler geçirdik. planlar yaptık birbirimizi tekrar görmek üstüne. ve gitmek zamanı gelince burulduk ikimizde. gizem bizi durakta bekliyordu ve bizim zamanımız yok, birbirimize anlatacaklarımız çoktu.
gemlik otobüsüne binip yola koyulduk. babamın bahsettiği o ünlü tabelayı gördüm. gemliğe doğru denizi gördüm. ışığı. ve içim kan ağladı tekerlekler ayrılma noktasına doğru döndükçe. bir otobüsteydi birbirimize vedamız, ama ikimiz de biliyorduk fazla dayanamayacağımızı. içimde güzel bir şeyler yakalamanın keyfi ve ondan ayrılmanın kırgınlığıyla kendi yoluma düştüm yine.
evim 100 kilometre uzaktaydı.

Tuesday, May 19, 2009

dean giderken

yüzümde aptal bi gülümsemeyle 411. sayfasından başladım kitabıma, sallanan bi otobüs koltuğunda halinden fazlasıyla memnun

one night i was sitting on the bed in my hotel room on bunker hill, down in very middle of los angeles. it was an important night in my life, because i had to make a decision about the hotel. either i paid up or i got out: that was what the note said, the note the landlady had out under the door. a great problem, deserving acute attention. i solved it by turning out the lights and going to bed.

eve doğru yürürken etraftaki ağaçları izledim bende uyandırdıkları saygıya ve huzura şaşarak. bu güzel gecede koltuk altımda bi hazineyle fazlasıyla şanslı sayılırdım
eve girdikten 5 dakika sonra haberi aldım; dean iki gün sonra yola çıkıyordu. bu değerlendirilebilecek son geceydi, ve tünelde buluşacaktık. yorgunluğuma rağmen hızlı bi duş alıp evden çıktım. ona bir son hediye olarak yeni aldığım kitabı götürmeyi düşündüm, ama hayatını 20 kiloluk bi bavula indirgemesi gerektiğini bildiğimden vazgeçtim bu fikirden. yol boyunca onu düşündüm. beraber geçirdiğimiz zamanları, hararetli ve keyifli tartışmaları, yol konusundaki becerikliliğiyle nasıl karşımda canlı bi örnek olarak durduğunu.. ben sadece hevesliydim onun yanında, o ise sorumluluklarından erken kurtulmuş ve başlamıştı yaşamaya. ben hala beyaz kabuğun kırılmasını bekleyen civcivdim. ve çok yolum vardı onu yakalamaya.
masaya oturduğumuzda sadece 4 kişiydik. hızlı verilmiş bi buluşma kararıydı ve pek kimselerin haberi yoktu. ardı ardına biraları yuvarladık ve hararetle hipnozdan (bu dean'in okuduğu son kitaptı) futboldan (aramıza emre diye bi eleman katıldı) dean'in amerikada neler yapmayı planladığından konuştuk uzun uzun. benim planlarımı sordu, olasılıkla bir sonraki görüşmemizin new yorkta bi yerde -rhode island veya garden city- olacağını, seçenekleri gerçekçi bi şekilde ikiye indirgediğimi söyledim. bütün gece ingilterenin beni daha çok tatmin edeceğini söyleyerek kafamı karıştırdı. ama henüz ikimiz de bilmiyorduk amerikada nelerle karşılaşacağını. ben okulumu bitirene kadar geçecek sürede o çoktan yerleşmiş ve düzenini kurmuş olacaktı. o noktada karar vermek daha kolay olacaktı. aklımda ingiltere fikriyle yudumlamaya devam ettim biralarımı.

dean'in gidişine gerçekten üzülüyordum. başlayacağı yeni hayata o bilinmeyene duyulan garip istekle bakıyorduk ikimiz de, ve sonunda üzülmeyi bile bıraktım. dean doğru olanı yapıyordu, en kötüsüne hazırlanmak fikriyle okuldaki derslerden çaksa bile dönmemesini tavsiye ettim. döndüğünde herşey bitecekti. kahverengi takım elbisesiyle memur dean fikri beynimize iğne gibi batıyordu. gitmeliydik. ve zaman onu önden yolluyordu.

taksim meydan yolunda yazlık tayfasıyla karşılaştık. hepimiz sarhoştuk ve gecenin karanlığında çocuklar gibi zıpladık sevinçle
engini çok özlemişim. dean ve diğerlerini bekletmemek için hızlıca vedalaştık. volkan ve koray kendi yollarına gittiler, ben dean'i dolmuşa kadar bıraktım. dolmuş gece karanlığında yol aldı, ve bu dean'i uzun bi süre için son görüşümüzdü. hepimizde bunun kırgınlığı vardı. dolmuşun arkasından bi süre baktım, ve kendi yoluma gittim. eve nasıl döneceğim hakkında hiç bi fikrim yoktu.

Sunday, May 17, 2009

artık neredeyse tamamen boş salonumdaki yeşil koltukta oturmuş sigara içip duvarları izliyodum. 3 yılım geçmişti o evde ve geceyi başka bi yerde geçirecektim. o eve giren insanları düşündüm. sonra sigaramı söndürüp devam ettim toparlanmaya.
sonraki sahnede arka kapısında iki küçük penceresi olan üstü kapalı -içi karanlık bi kamyonetteydim. yığınla eşyanın üstünde; bu eşyalar hep benimleydi bu şehirdeki yıllarımda. bi zaman gelecekti ve kopacaktım onlardan, becerebildiğim kadarından kopmuştum bile. çöp kutularının azizliği.
camdan dışarıyı seyrediyordum. gitmek bu kadar kolaydı işte. tekerlekler ve kaygan yollar. geride kalanların bi önemi yok.
bütün eşyalar yeni evin içine tıkılıp insanlar gidince bu perdesiz evin içinde tek başımaydım. perdesizlik sizi çıplak kılıyor. herşeyinizle ordasınız. orada olmaktan bir cam netliği uzaklıkta. uykularınız bile gözlenebilir rahatlıkla. üstelik pissiniz, henüz sıcak su yok ve kendinizden nefret etmek için koli koli nedenleriniz var.

hergün vapur yolculuğu yapmak işin keyifli kısmı. vapur insanı dinlendiriyor. aslında ulaşım'ın bu kısmını seviyorum, başkalarının kullandığı araçlarda olmayı. size camlardan akan değişimi izlemek kalıyor. ve rahatlayıp akışına bırakmak.

perşembe akşamüstü güneş batarken eski evimin son anahtarını o vapurun korkuluklarından suya bıraktım. sonsuza dek kayboluşunu izleyerek. kim bilir ne kadar derin.. ve hep orda kalacak. bu şehirde benden bir iz, bir daha asla ulaşılamayacak bi iz.

ve şimdi bu sakin pazar gününde yine burdayım. yeni koltuklar yeni bir salon ve değişmeyen sadece ben ve ayakkabılarım.

şimdi eve girsem bile biraz sonra çıkabilirim. madem ki bu esvaplar ve ayakkaplar benim ve madem ki sokaklar kimsenin değil

Tuesday, April 28, 2009

tanrı, sakınsın adaletini keyifsizliğimden! ben,
rol yapamayan oyuncu, güldürmeyen komedyen
ağlayamayan ölü sahibi

hala bakamıyorum gözlerine insanların
hala bir duvar gibi yüzüm
-sevmiyorsam onları
rahatsızsam o andan
dürüstlüğüme mi kadeh kaldırmalı
beceriksizliğime mi hayat sahnesinde
ama böyle geldi böyle gidecek gibi oyun
ben ki tek ayağı yok yürüyücü
gözleri görmez serüvenci
biliyorum çoktan yarıladım bile yolu
çabalamak da faydasız bundan sonra

Friday, April 24, 2009

5:46

all walls are great if the roof doesn't fall
-n i do feel encaged in between them

happy shiny people





21 Nisan Salı, harika bi gündü! güneşli ve sıcak. uzun zaman olmuş onu görmeyeli. iyi geldi :)






zamanın hengamesinden çalınmış dinlendirici ve keyifli bi gündü. sahafları gezdik. kulağımın dibinde durmadan anlattıklarına dayanamayarak bi siyasal düşünceler kitabı aldım (redhead!) okuldaki sergiyi gezdik. reactable'da muhteşem parçalar yaptık!! :) onu böyle dolu görmek iyi oldu. belki zaten böyleydi ama sevindim tekrar-yeniden bu şekilde tanıdığıma
harikalar diyarında .p

Sunday, April 19, 2009

yeni '


sådan slutter det altid.


lidt magi, lidt røg og noget,

der svæver.


lad os starte fra begyndelsen..

bir iki gün içinde yeni evime taşınıyorum. yeni bir tutunma noktası. heyecan yok, korku yok, şüphe yok.. bir yaz gecesi yatağıma uzanıp elimi yastığın altına soktuğumda duyacağım o temiz serinliğin bilinci var. çocukluğumdan beri aşığım bu hisse; o soğukluk geçtiğinde ben elimi biraz yana oynatır, yeni bi serinlik bulurum kendime. yeni bi temizlik.
"taşınmak" lafı herkesi korkutuyor etrafımda.. en azından seviyorum diyeni göremedim henüz. seviyorum ben. bayılıyorum hatta buna. odamın şeklini değiştirdiğimde nasıl her görüşüm beni şaşırtıyor ve ince bir keyif veriyorsa taşınmak bu hislerin toplamı, hepsinin daha büyüğü ve birarada olanı. yeni yollar yeni binalar öğrenmek kadar; o eve alışıncaya kadar geçecek yarı sarhoşluk hissi kadar çekici ne olabilir ki? bir yöntem bu ayrıca, içten dışa olmuyorsa dıştan içe! tiyatroda yaptığımız gibi.. yeni bir yere taşınmak tamamen yeni kararlar almak tamamen başka bir adam olmak için harika bir fırsat! ve bütün değişimlerin ön adımlarını atmışken böyle bi fırsatı yakalamak bi şans bence.

eski eşyalarımdan kurtulabilirim.
duygusal bağlarımı poşetlere doldurup bu şehrin çöplüklerine emanet edebilirim.
çıkacağım Büyük Yol'a kendimi hazırlayabilirim. Büyük Yol ! güzel isim oldu.

sigarayı bırakabilirim. sahil boyunca koşabilirim istediğim her gün. spor yapmak için zaman ayırabilirim kendime.. zararlı alışkanlıkları bi kenara bırakıp kendim için iyi olanı seçebilirim.

tek yapmam gereken soğuk bir duvar kadar katı bir iç huzura bürünmek, saçma anlamlar yüklemekten bıkmadığım ıvırzıvırları sepetlemek, ve o artık özlediğim, etrafındaki değişimlerden heyecan duyabilen adama yeniden dönüşmek. kendime daha çok zaman ayırmak, kitap okumaya çalışmak, indirdiğim filmleri izlemek, belki üzerlerine notlar almak.. ve kendimi sevmek işte.. tek yapmam gereken bu. iyi bi adam olduğuma inanmak ve derin bi nefes alıp gülümsemek. imkanlarımın farkındayım. çağlayışını izlemekten keyif aldığım bu ırmağa bi set çekmeli ve suyumu saklamalıyım.

bu, Büyük Yol için küçük, benim için harika bi adım olacak. her şey benim ellerimde. bi an önce mezun olup sırtçantamı omuzlarıma takıp görebilirim! gözlerime yeni sahneler dudağıma yeni gülüşler katmak.. daha ne isterim ki?