gemliğe doğru
denizi göreceksin
sakın şaşırma
bahar şenliğinin sondan bi önceki gecesinde okulun alt tarafındaki çimlerde volkan gökhan tuğba ozan aslı ve daha 4-5 kişi daha; sevimli, güzel bi topluluk, keyifle demleniyorduk. sonraki gün bi haftadır heyecanla beklediğim yola çıkacaktım. yine de keyfe doyamadım. fazla fazla sohbet, fazla fazla alkol ve fazla kahkaha. geceyi pek hatırlamıyordum. kulağımda kalan kahkahalar dışında.
uyandığımda ilk deniz otobüsünü çoktan kaçırmıştım. hızlıca duş alıp bi çantaya 2 tshirt ve bir kaç gerekli zırt alıp yola koyuldum. 222 kadıköy-pendik otobüsüne kendimi attığımda aslında hala sarhoştum. yolda olmanın keyifli huzuru vardı içimde, neredeyse tamamen boş otobüsün en arkasında bi cama yüzümü yaslamış gülüyordum.
kartal iskelesinde bi tost yiyip midemi bastırdım, iskele kafeteryasında bulduğum chesterfield sigarasından tam 8 paket aldım, ve bu aslında günün güzel geçeceğinin bi işaretiymiş, sonradan farkettim.
kulağımda sevdiğim parçalar, hafif uykulu halde denizi izleyerek yalova'ya vardım. bilmediğim bi yerde olmak herzaman keyif verir bana. etrafta dolanmaya vakit bulamadan ilk otobüse atlayıp bursa'ya doğru yola çıktım. gezgin bi tezgahtarın yanına denk geldim, bana bölge hakkında bişeyler anlatmaya başladı. iznik gölü civarındaki köylerin aristokratlığından ceviz büyüklüğünde napolyon kirazlarına, orhangazi gemlik arasındaki farklardan çorap fiyatlarındaki karlılığa anlatıp durdu inene kadar. orhangazi gemlikten önceki son büyük yerleşim merkeziydi. gemlikten geçerken -yeterince tecrübeliydim- o'nun evini tahmin etmeye çalıştım kendi kendime. manastırdaki devlet hastanesinin batı tarafı. gemlik büyüleyici güzelliğiyle öğlen güneşinde parlıyordu. ilçe gözden kayboluncaya kadar umutla izledim.
terminalde biletimi alıp 38 numaralı arabyı beklemeye başladım. bu, heykel'e giden arabaydı ve bu ünlü heykel'in neyi tasvir ettiğini düşünürken buldum kendimi. inmem gereken durakta indiğimde mersin-forum'u andıram bi avm'nin önündeydim, ve o beni bulmadan bi sakız alıp sigaranın izlerini silmem gerektiğini farkettim. yaptım da. bi kaç dakika sonra onu gördüğümde heyecanlanmamak elimde değildi. incecik fiziği, suda yürür edasıyla bana doğru geliyordu -bi peri kızı gibi.
kent merkezinden zafer plaza'ya doğru yürüdük ve plaza'da o ana dek tattığım en güzel iskenderle süsledim midemi. heykel'i geçip adliyeden ve valilikten sonra setbaşına ulaştık, ve ilk kez ona dokundum, bi yol geçme telaşında, tarif edilmez bi heyecanla. bursanın böyle dindar bi yer olduğunun şaşkınlıkla farkına varıyordum; rahatsız ediciydi. kendinizi farklı hissetmenizi sağlayacak kadar.
yeşil camiyi geçip emirsultan mezarlığında zeki müren'i ziyaret ettik -bursayla ilgili aklıma sadece bu geliyordu. hüzünlüydü, bi banka oturup sigara yaktım. yanımda bu kadar güzel bi kızla böyle bi ziyarette bulunmama içten içe şaşarak.
setbaşı köprüsünü izleyerek tekrar plaza yolunu tutturduk ve yol üzerinde balibeyhan'da mola verdik. birer türk kahvesi, ve artık hisler şekillenme yolundaydı. etkilenmiştim karşımdaki bu küçük-güzel yaratıktan.
aşağıya doğru devam edip arap şükrü -barlar sokağı- taraflarından geçtik, ve gren diye bi yere hayran kaldım. ufak bi mola da orda vermek zorunda kaldık. sonra çekirge tarafına devamla stadın önünden geçip kültür parkta dolanmaya başladık. parka giriş 0,1 liraydı. tam olarak bu. 15 sent! şaka sandım duyduğumda.
artık hava kararmıştı ve biz çimlerde uzanıp bursanın ağaçlarını dinliyorduk. şehri sevmeye başladığımı farkettim. huzurluydu, adana'ya benzeyen kaygısız -oluruna bırakır bi havası vardı. sadece etrafınızdaki dindar havaya alışamıyordunuz, ama o bile göz ardı edilebilirdi ağaçların koyu yeşilinde. sarıldık. ve bu günün en güzel anıydı. belki onbeş dakika kopamadık birbirimizden. artık aittik.
gemlik otobüsüne neredeyse koşarcasına yetiştik, saat gece 11 olmuştu ve artık kalacak bi yer bulmam gerekiyordu, onun da dönmesi. meydana yakın bi otel buldum. gürle otel-121 numara. çantamı yatağa fırlatıp gezintiye çıktım. burası onun doğup büyüdüğü küçük ilçeydi, ve ben havayı koklamak için can atıyordum. karnımı doyurdum, iki bira alıp sahilde kayalıklarda demlendim. odama dönüp küçük kara kutu çalışıyor mu diye televizyonu kontrol edip uykuya daldım. sabah erkenden kalkıcaktık, ve yorgunluk had safhadaydı.
06:30 da gözlerimi açtım, ama yataktan kalkacak halim yoktu. 07:40 ta yataktan kalktım, ve 10 dakika sonra odayı boşaltmış buluşacağımız durağa doğru yol almaya başlamıştım. orada bekliyordu. imkansız gibi. bu küçük ilçenin böyle bir doğal güzelliğe sahip olabileceğine inanmıyordunuz ona bakınca. yürürken, ya da bi araçtaysak istemsizce yirmi saniyede bir kafamı çevirip ona bakıyordum. gülümsüyorduk sanki normalmiş gibi. hiçbirşey normal değildi. sadece o an farkında değildik bunun. şimdi burda oturmuş düşününce kavrayabiliyorum bunu.
kahvaltımızı yaptık, ve ben ulucami yakınlarında bi otel bulup yerleştim. dikmen otel 107-106 numara. duş aldım, ve bi kaç saat ordaydık. yeşil taraflarına gidip (setbaşıydı burası) emirsultan konağında türk kahvesi içtik, ki hayatımda içtiğim en iyi kahveydi -bakır cezvelerle közde pişirilmiş, şekeri ve kıvamı milyonlarca kere tecrübe edilmiş halde sunulan eşsiz bi kahve. yanımıza gizem geldi ilerleyen saatlerde, ve biraz sohbet ve ulucamiye dogru yürüdük ve gizem ayrıldı. otele uğrayıp ona kirli bi tshirtümü verdim yıkaması için ve onu ödeviyle uğraşması için evine erken bırakıp akşamki şampiyonluk maçını izlemek için bi bar aramaya başladım. zafer plaza civarlarında hayyam pub gecemin sonunu getireceğim yerdi. keyifle içtim, ve insanlarla tanıştım. gecenin sonunda mekanda onur konuğu kıvamındaydım, ve masamız doldukça doluyordu. yan masadaki beşiktaşlı iki amcanın misafiriydim. önce uludağı, sonra düzeltip ulucamiyi sora sora otelin yolunu bi şekilde bulmuşum. sabah 7de kapım çaldı, ve karşımda yine bana o dünyalar yaratan neşe kaynağı duruyordu. beraber uyukladık, ve saati gelince oteli boşaltıp kültür parka yollandık. kahvaltıyı burda yaptıktan sonra çimlerde uzanarak saatler geçirdik. planlar yaptık birbirimizi tekrar görmek üstüne. ve gitmek zamanı gelince burulduk ikimizde. gizem bizi durakta bekliyordu ve bizim zamanımız yok, birbirimize anlatacaklarımız çoktu.
gemlik otobüsüne binip yola koyulduk. babamın bahsettiği o ünlü tabelayı gördüm. gemliğe doğru denizi gördüm. ışığı. ve içim kan ağladı tekerlekler ayrılma noktasına doğru döndükçe. bir otobüsteydi birbirimize vedamız, ama ikimiz de biliyorduk fazla dayanamayacağımızı. içimde güzel bir şeyler yakalamanın keyfi ve ondan ayrılmanın kırgınlığıyla kendi yoluma düştüm yine.
evim 100 kilometre uzaktaydı.
Sunday, May 31, 2009
Tuesday, May 19, 2009
dean giderken
yüzümde aptal bi gülümsemeyle 411. sayfasından başladım kitabıma, sallanan bi otobüs koltuğunda halinden fazlasıyla memnun
one night i was sitting on the bed in my hotel room on bunker hill, down in very middle of los angeles. it was an important night in my life, because i had to make a decision about the hotel. either i paid up or i got out: that was what the note said, the note the landlady had out under the door. a great problem, deserving acute attention. i solved it by turning out the lights and going to bed.
eve doğru yürürken etraftaki ağaçları izledim bende uyandırdıkları saygıya ve huzura şaşarak. bu güzel gecede koltuk altımda bi hazineyle fazlasıyla şanslı sayılırdım
eve girdikten 5 dakika sonra haberi aldım; dean iki gün sonra yola çıkıyordu. bu değerlendirilebilecek son geceydi, ve tünelde buluşacaktık. yorgunluğuma rağmen hızlı bi duş alıp evden çıktım. ona bir son hediye olarak yeni aldığım kitabı götürmeyi düşündüm, ama hayatını 20 kiloluk bi bavula indirgemesi gerektiğini bildiğimden vazgeçtim bu fikirden. yol boyunca onu düşündüm. beraber geçirdiğimiz zamanları, hararetli ve keyifli tartışmaları, yol konusundaki becerikliliğiyle nasıl karşımda canlı bi örnek olarak durduğunu.. ben sadece hevesliydim onun yanında, o ise sorumluluklarından erken kurtulmuş ve başlamıştı yaşamaya. ben hala beyaz kabuğun kırılmasını bekleyen civcivdim. ve çok yolum vardı onu yakalamaya.
masaya oturduğumuzda sadece 4 kişiydik. hızlı verilmiş bi buluşma kararıydı ve pek kimselerin haberi yoktu. ardı ardına biraları yuvarladık ve hararetle hipnozdan (bu dean'in okuduğu son kitaptı) futboldan (aramıza emre diye bi eleman katıldı) dean'in amerikada neler yapmayı planladığından konuştuk uzun uzun. benim planlarımı sordu, olasılıkla bir sonraki görüşmemizin new yorkta bi yerde -rhode island veya garden city- olacağını, seçenekleri gerçekçi bi şekilde ikiye indirgediğimi söyledim. bütün gece ingilterenin beni daha çok tatmin edeceğini söyleyerek kafamı karıştırdı. ama henüz ikimiz de bilmiyorduk amerikada nelerle karşılaşacağını. ben okulumu bitirene kadar geçecek sürede o çoktan yerleşmiş ve düzenini kurmuş olacaktı. o noktada karar vermek daha kolay olacaktı. aklımda ingiltere fikriyle yudumlamaya devam ettim biralarımı.
dean'in gidişine gerçekten üzülüyordum. başlayacağı yeni hayata o bilinmeyene duyulan garip istekle bakıyorduk ikimiz de, ve sonunda üzülmeyi bile bıraktım. dean doğru olanı yapıyordu, en kötüsüne hazırlanmak fikriyle okuldaki derslerden çaksa bile dönmemesini tavsiye ettim. döndüğünde herşey bitecekti. kahverengi takım elbisesiyle memur dean fikri beynimize iğne gibi batıyordu. gitmeliydik. ve zaman onu önden yolluyordu.
taksim meydan yolunda yazlık tayfasıyla karşılaştık. hepimiz sarhoştuk ve gecenin karanlığında çocuklar gibi zıpladık sevinçle
engini çok özlemişim. dean ve diğerlerini bekletmemek için hızlıca vedalaştık. volkan ve koray kendi yollarına gittiler, ben dean'i dolmuşa kadar bıraktım. dolmuş gece karanlığında yol aldı, ve bu dean'i uzun bi süre için son görüşümüzdü. hepimizde bunun kırgınlığı vardı. dolmuşun arkasından bi süre baktım, ve kendi yoluma gittim. eve nasıl döneceğim hakkında hiç bi fikrim yoktu.
one night i was sitting on the bed in my hotel room on bunker hill, down in very middle of los angeles. it was an important night in my life, because i had to make a decision about the hotel. either i paid up or i got out: that was what the note said, the note the landlady had out under the door. a great problem, deserving acute attention. i solved it by turning out the lights and going to bed.
eve doğru yürürken etraftaki ağaçları izledim bende uyandırdıkları saygıya ve huzura şaşarak. bu güzel gecede koltuk altımda bi hazineyle fazlasıyla şanslı sayılırdım
eve girdikten 5 dakika sonra haberi aldım; dean iki gün sonra yola çıkıyordu. bu değerlendirilebilecek son geceydi, ve tünelde buluşacaktık. yorgunluğuma rağmen hızlı bi duş alıp evden çıktım. ona bir son hediye olarak yeni aldığım kitabı götürmeyi düşündüm, ama hayatını 20 kiloluk bi bavula indirgemesi gerektiğini bildiğimden vazgeçtim bu fikirden. yol boyunca onu düşündüm. beraber geçirdiğimiz zamanları, hararetli ve keyifli tartışmaları, yol konusundaki becerikliliğiyle nasıl karşımda canlı bi örnek olarak durduğunu.. ben sadece hevesliydim onun yanında, o ise sorumluluklarından erken kurtulmuş ve başlamıştı yaşamaya. ben hala beyaz kabuğun kırılmasını bekleyen civcivdim. ve çok yolum vardı onu yakalamaya.
masaya oturduğumuzda sadece 4 kişiydik. hızlı verilmiş bi buluşma kararıydı ve pek kimselerin haberi yoktu. ardı ardına biraları yuvarladık ve hararetle hipnozdan (bu dean'in okuduğu son kitaptı) futboldan (aramıza emre diye bi eleman katıldı) dean'in amerikada neler yapmayı planladığından konuştuk uzun uzun. benim planlarımı sordu, olasılıkla bir sonraki görüşmemizin new yorkta bi yerde -rhode island veya garden city- olacağını, seçenekleri gerçekçi bi şekilde ikiye indirgediğimi söyledim. bütün gece ingilterenin beni daha çok tatmin edeceğini söyleyerek kafamı karıştırdı. ama henüz ikimiz de bilmiyorduk amerikada nelerle karşılaşacağını. ben okulumu bitirene kadar geçecek sürede o çoktan yerleşmiş ve düzenini kurmuş olacaktı. o noktada karar vermek daha kolay olacaktı. aklımda ingiltere fikriyle yudumlamaya devam ettim biralarımı.
dean'in gidişine gerçekten üzülüyordum. başlayacağı yeni hayata o bilinmeyene duyulan garip istekle bakıyorduk ikimiz de, ve sonunda üzülmeyi bile bıraktım. dean doğru olanı yapıyordu, en kötüsüne hazırlanmak fikriyle okuldaki derslerden çaksa bile dönmemesini tavsiye ettim. döndüğünde herşey bitecekti. kahverengi takım elbisesiyle memur dean fikri beynimize iğne gibi batıyordu. gitmeliydik. ve zaman onu önden yolluyordu.
taksim meydan yolunda yazlık tayfasıyla karşılaştık. hepimiz sarhoştuk ve gecenin karanlığında çocuklar gibi zıpladık sevinçle
engini çok özlemişim. dean ve diğerlerini bekletmemek için hızlıca vedalaştık. volkan ve koray kendi yollarına gittiler, ben dean'i dolmuşa kadar bıraktım. dolmuş gece karanlığında yol aldı, ve bu dean'i uzun bi süre için son görüşümüzdü. hepimizde bunun kırgınlığı vardı. dolmuşun arkasından bi süre baktım, ve kendi yoluma gittim. eve nasıl döneceğim hakkında hiç bi fikrim yoktu.
Sunday, May 17, 2009
artık neredeyse tamamen boş salonumdaki yeşil koltukta oturmuş sigara içip duvarları izliyodum. 3 yılım geçmişti o evde ve geceyi başka bi yerde geçirecektim. o eve giren insanları düşündüm. sonra sigaramı söndürüp devam ettim toparlanmaya.
sonraki sahnede arka kapısında iki küçük penceresi olan üstü kapalı -içi karanlık bi kamyonetteydim. yığınla eşyanın üstünde; bu eşyalar hep benimleydi bu şehirdeki yıllarımda. bi zaman gelecekti ve kopacaktım onlardan, becerebildiğim kadarından kopmuştum bile. çöp kutularının azizliği.
camdan dışarıyı seyrediyordum. gitmek bu kadar kolaydı işte. tekerlekler ve kaygan yollar. geride kalanların bi önemi yok.
bütün eşyalar yeni evin içine tıkılıp insanlar gidince bu perdesiz evin içinde tek başımaydım. perdesizlik sizi çıplak kılıyor. herşeyinizle ordasınız. orada olmaktan bir cam netliği uzaklıkta. uykularınız bile gözlenebilir rahatlıkla. üstelik pissiniz, henüz sıcak su yok ve kendinizden nefret etmek için koli koli nedenleriniz var.
hergün vapur yolculuğu yapmak işin keyifli kısmı. vapur insanı dinlendiriyor. aslında ulaşım'ın bu kısmını seviyorum, başkalarının kullandığı araçlarda olmayı. size camlardan akan değişimi izlemek kalıyor. ve rahatlayıp akışına bırakmak.
perşembe akşamüstü güneş batarken eski evimin son anahtarını o vapurun korkuluklarından suya bıraktım. sonsuza dek kayboluşunu izleyerek. kim bilir ne kadar derin.. ve hep orda kalacak. bu şehirde benden bir iz, bir daha asla ulaşılamayacak bi iz.
ve şimdi bu sakin pazar gününde yine burdayım. yeni koltuklar yeni bir salon ve değişmeyen sadece ben ve ayakkabılarım.
şimdi eve girsem bile biraz sonra çıkabilirim. madem ki bu esvaplar ve ayakkaplar benim ve madem ki sokaklar kimsenin değil
sonraki sahnede arka kapısında iki küçük penceresi olan üstü kapalı -içi karanlık bi kamyonetteydim. yığınla eşyanın üstünde; bu eşyalar hep benimleydi bu şehirdeki yıllarımda. bi zaman gelecekti ve kopacaktım onlardan, becerebildiğim kadarından kopmuştum bile. çöp kutularının azizliği.
camdan dışarıyı seyrediyordum. gitmek bu kadar kolaydı işte. tekerlekler ve kaygan yollar. geride kalanların bi önemi yok.
bütün eşyalar yeni evin içine tıkılıp insanlar gidince bu perdesiz evin içinde tek başımaydım. perdesizlik sizi çıplak kılıyor. herşeyinizle ordasınız. orada olmaktan bir cam netliği uzaklıkta. uykularınız bile gözlenebilir rahatlıkla. üstelik pissiniz, henüz sıcak su yok ve kendinizden nefret etmek için koli koli nedenleriniz var.
hergün vapur yolculuğu yapmak işin keyifli kısmı. vapur insanı dinlendiriyor. aslında ulaşım'ın bu kısmını seviyorum, başkalarının kullandığı araçlarda olmayı. size camlardan akan değişimi izlemek kalıyor. ve rahatlayıp akışına bırakmak.
perşembe akşamüstü güneş batarken eski evimin son anahtarını o vapurun korkuluklarından suya bıraktım. sonsuza dek kayboluşunu izleyerek. kim bilir ne kadar derin.. ve hep orda kalacak. bu şehirde benden bir iz, bir daha asla ulaşılamayacak bi iz.
ve şimdi bu sakin pazar gününde yine burdayım. yeni koltuklar yeni bir salon ve değişmeyen sadece ben ve ayakkabılarım.
şimdi eve girsem bile biraz sonra çıkabilirim. madem ki bu esvaplar ve ayakkaplar benim ve madem ki sokaklar kimsenin değil
Subscribe to:
Posts (Atom)
