
oh, how we danced and you whispered to me
you’ll never be going back home
orada oturuyordu işte; kıpırtısız. bi eliyle yüzünü kapatmış -uyuyor mu ağlıyor mu bilemiyorsunuz. önündeki masada pek çoğu yan yatar halde dalgalanan şişeler durur. kül tablasında iki ölü sigara cesedi. bir hafta boyunca her gün tom waits dinleyip jim jarmusch'tan birşeyler izledi. 518 sigara, 8 litre viski, 12 film ve binlerce şarkı tüketti ve tırnaklarını hiç kesmedi. sarhoşluk dalgasının yükseldiği bi gecede saçlarını kesmek için banyoya gitti, ama ayakları banyoya giderken o çoktan başka bi yerdeydi. başka bi şehirde; bi sonbahar gecesi, sokaklarında vals yapan yaşlı bi çiftin gülümseyerek birbirlerine baktıkları soğuk bir orta avrupa kenti. kendine gelip gözleriyle gördüklerini beyni algılamaya başladığında lavabonun kıllarla dolu olduğunu farketti. sakallarını kesmişti ve bu onu başka bi adam yapmıştı. aynadaki aritsokrat bıyıklı genç adam selam verdi, ve bizimki de ona, ve bir gürültü, şimdi bütün dünya daha büyük, lavabo artık ona yukarıdan bakıyor ve başında belirsiz bi acı, ve ortalık kırmızıya dönüyor, iki kolunda boydan boya kesikler var ve bu bir tenenbaum filmi değil. gülümsüyor, gülümsüyor, içeride melodiler tınlamaya devam ediyor ve dünyanın önemli bi kaybı yok.
oh, she said she’d stick around ’til the bandages came off
but these mama’s boys just don’t know when to quit
and matilda asks the sailors, ‘are those dreams or are those prayers?’
close your eyes, son, and this won’t hurt a bit

No comments:
Post a Comment