Saturday, September 26, 2009

true story




they found him walking along the freeway
all red in
front
he had taken a rusty tin can
and cut off his sexual
machinery
as if to say --
see what you've done to
me? you might as well have the
rest.

and he put part of him
in one pocket and
part of him in
another
and that's how they found him,
walking
along.

they gave him over to the
doctors
who tried to sew the parts
back
on
but the parts were
quite contented
the way they
were.

I think sometimes of all of the good
ass
turned over to the
monsters of the
world.

maybe it was his protest against
this or
his protest
against
everything.

a one man
Freedom March
that never squeezed in
between
the concert reviews and the
baseball
scores.

God, or somebody,
bless
him.



C. Bukowski


Monday, September 14, 2009

GINSBERG / BREAKFAST IN HIS APARTMENT
San Francisco 1965

Once when I was visiting Allen in his apartment he asked me if I would like some coffee. Having said "Yes," he presented me with a metal bowl with coffee in it. The bowl seemed strange (like a dog dish) and I nursed the coffee to cool it down. Soon he started asking "Are you finished with that, man?" I would say "No, not yet" and after awhile I started to feel uncomfortable because the bowl seemed important to him. When I finally said "Yes," he grabbed the bowl away -- threw the remaining coffee in the sink and sat down with the bowl for his breakfast cereal. I was using his only bowl.
[Larry Keenan]


13 Eylül 2009
06:00 / güneyde bi yer.

it’s four in the morning, the end of december
i’m writing you now just to see if you’re better

uzun zamandır bu defteri elime almayı aklımdan geçirdiğim halde bu tınılar sebebim oldu sakin ve serin bir günün başlangıcında. los angeles fikri önümde giderek belirginleşirken içimi bir belirsizlik alıyor. buralardan gitmek fikri, belki bir on yıl kadar dönmemek üzere. ne kadar çekici gelse de bir yanım sorular sormaktan bıkmıyor. kendimi tekrar tekrar aynı noktaya döner buluyorum; “bulunduğun yerin ne önemi var? insan sadece duygulardan ibaret değil mi? ve mutlu olmak sadece etrafındaki diğerleriyle etkileşimin bi sonucu değil mi? buradaki 25 yılını kuma gömeceksin. dündüğünde bulamamak üzere.”

aklıma gizem ve özge geliyor. onsekiz yaşlarındaki halleriyle gülümsüyorlar. etraflarına mutluluk saçan yaratıklar. onların yanındayken başka hiçbir şey aramazsınız; o an dondurulsa ve cebinizde taşıyabilseniz istersiniz. bir hayatı buna, bu şekilde geçecek bir ömre harcamak fazlasıyla mantıklı ve eğlence ve güven ve huzur garantilidir. sanki bütün gereksinimleriniz; ne güzel yemekler ne giyinme ihtiyacı; ne eğitim ne müzik dinlemek keyfi.. hepsi bu anın içindedir. ordadır.

onlar ve daha pek çoğu, emre volkan cem elif tuğba annem ablam şehrim, şehirlerim.. bunları bırakıp bir daha asla aynı bulmamak üzere gitmek fikri. yaşıtlarım ben döndüğümde hayatlarını bir insana –tek bir insana indirgemiş ve odaklamış olacaklar; artık o gençliğin deliliğiyle sabahlara kadar oturup dünya ve üzerindekiler ve sanat ve hayatın amacı ve tanrı üzerine düşünebilen bu güzel insanlar çocuklarına kahvaltı hazırlamak için erken kalkacak, ya da sofradakileri temin etmek için işyerlerinin yolunu tutacaklar. benim aynı kalmam bir muamma evet, ama eğer kalırsam, bu serseri hayatı kendine yol edinmiş deli-bilge aynı kalır ve onları böyle bulursa gittiğine pişman olur. yaşlandığını anlar ve kahrolur. dönmek üzerine yapılmış her plan kendine saplanacağını bildiğin bildiğin bir bıçağı bile bile yanında taşımaktır. bu aklındakilerden bazılarını bir daha göremeyebilirsin bile. ya da küçük bir rastlantı sonucu onların tamamı bir daha seni hayatta göremeyebilirler.
dönmek üzerine her plan can yakıcı. kalmak üzerine her plan fazla zalim, boğucu ve belirsiz. şimdiden içimde tarifi zor büyük karanlık bir deniz birikiyor. ve becerebilseydim, buna üzüntü derdim.


Sunday, September 13, 2009

it’s four in the morning, the end of december
i’m writing you now just to see if you’re better

uzun zamandır bu defteri elime almayı aklımdan geçirdiğim halde bu tınılar sebebim oldu sakin ve serin bir günün başlangıcında. los angeles fikri önümde giderek belirginleşirkeniçimi bir belirsizlik alıyor. buralardan gitmek fikri, belki bir on yıl kadar dönmemek üzere. ne kadar çekici gelse de bir yanım sorular sormaktan bıkmıyor. kendimi tekrar tekrar aynı noktaya döner buluyorum; “bulunduğun yerin ne önemi var? insan sadece duygulardan ibaret değil mi? ve mutlu olmak sadece etrafındaki diğerleriyle etkileşimin bi sonucu değil mi? buradaki 25 yılını kuma gömeceksin. döndüğünde bulamamak üzere.”
aklıma gizem ve özge geliyor. onsekiz yaşlarındaki halleriyle gülümsüyorlar. etraflarına mutluluk saçan yaratıklar. onların yanındayken başka hiçbir şey aramazsınız; o an dondurulsa ve cebinizde taşıyabilseniz istersiniz. Bir hayatı buna, bu şekilde geçecek bir ömre harcamak fazlasıyla mantıklı ve eğlence ve güven ve huzur garantilidir. sanki bütün gereksinimleriniz; ne güzel yemekler ne giyinme ihtiyacı; ne eğitim ne müzik dinlemek keyfi.. hepsi bu anın içindedir. ordadır.

onları ve daha pek çoğunu, emreyi volkanı cemi elifi annemi ve ablamı şehrimi, şehirlerimi bırakıp bir daha asla aynı bulmamak üzere gitmek fikri. Yaşıtlarım ben döndüğümde hayatlarını bir insana –tek bir insana indirgemiş ve odaklamış olacaklar; artık o gençliğin deliliğiyle sabahlara kadar oturup dünya ve üzerindekiler ve sanat ve hayatın amacı ve tanrı üzerine düşünebilen bu güzel insanlar çocuklarına kahvaltı hazırlamak için erken kalkacak, ya da sofradakileri temin etmek için işyerlerinin yolunu tutacaklar. Benim aynı kalmam bir belirsizlik tabi, ama eğer kalırsam, bu serseri hayatı kendine yol edinmiş deli-bilge aynı kalır ve onları böyle bulursa gittiğine pişman olur. Yaşlandığını anlar ve kahrolur. Dönmek üzerine yapılmış her plan kendine saplanacağını bildiğin bir bıçağı bile bile yanında taşımaktır. Bu aklındakilerden bazılarını bir daha göremeyebilirsin bile. Ya da bir küçük rastlantıyla onların tamamı bir daha seni hayatta göremeyebilirler.
Dönmek üzere her plan can yakıcı. Kalmak üzerine her plan fazla zalim, karanlık ve belirsiz. Şimdiden içimde tarifi zor büyük karanlık bir deniz taşıyorum. Ve becerebilseydim, buna üzüntü derdim.

Tuesday, September 08, 2009



Then I went to meet Rita Bettencourt and took her back to the apartment. I got her in my bedroom after a long talk in the dark of the front room. She was a nice little girl, simple and true, and tremendously frightened of sex. I told her it was beautiful. I wanted to prove this to her. She let me prove it, but I was too impatient and proved nothing. She sighed in the dark. "What do you want out of life?" I asked, and I used to ask that all the time of girls.
"I don't know," she said. "Just wait on tables and try to get along." She yawned. I put my hand over her mouth and told her not to yawn. I tried to tell her how excited I was about life and the things we could do together; saying that, and planning to leave Denver in two days. She turned away wearily. We lay on our backs, looking at the ceiling and wondering what God had wrought when He made life so sad. We made vague plans to meet in Frisco.