Friday, October 30, 2009

17 ve toz

şimdiden özledim.
yağmurlu bi akşamüstü jetonları yere düşürüşümü. ağlamadığımı -kesinlikle ağlamadığımı. ama telefonla konuşan adamın hızlı hareketlerle konuşmasını bitirip klübeyi -buyrun diyerek bana terkedişini

ezberimden numaranı çevirişimi. sesini. beni çağıran.
evime yakın klübeden
camından görebildiğin kulübeye. orda olabildiğimi. her ne olursa olsun. orda olabildiğimi.

-ıslanmışsın. diyişini, 6 adam boyu yukarıdan, gülerek.

sahneden bakışını. bilirdin o şarkıya dayanamadığımı. dağıtmıştı beni sesin.
o ölüme bile dökmediklerimi döktüm. ne güzel bakardın

o karanlık gecede -olabilecek en derin karanlıktı- balkonda tek başımaydım. içeride onlarca insan. evin bütün ışıkları yanıyorken. beni kimse olduğum yerde rahatsız etmiyorken. bütün gün kimse dokunmamışken. "telefon" dedi biri. o bütün gün boyunca kimseyle telefonda konuşmamıştım. adın yazıyodu. ellerim buz gibi. sesim buz gibi. ısıttın beni.

ilk mektup kimdendi hatırlamıyorum bile. hayır bekle. daha bu cümleyi söylerken hatırladım o günü. kendime gelemiyordum. bir gün o geldi. konuşmadığımız halde bi kağıt uzattı. aylardan aralık. yıl 2001. karanlık 'tan 2 ay sonra. kanıyordu mektup. ben kanıyordum her satırda. sendendi.

zamanın geçişine şaşırmak yine. ilk yapışındı hatırla. gideceğimi ilk anladığın zaman. "sen gideceksin ve ben burada olacağım." yazmıştın. öyleydi. gidecektim. son bir sarılma isteğini kibarca söyleyerek bitirmiştin mektubunu. tek kelimeyle zarif.

mektuplar bi süre devam etti. görüşemiyorduk. senin kanıma girdiğini okulda herkes biliyordu. hayatımın ilk kavgası senin içindi. ilk öptüğüm kızdın. yaşım 16. deliydi kanım. deliydim senin için.

o sarı tarlaya gittiğimiz günü hatırla. ilk günümüz. ilk gün! sen konserinden inene kadar seni beklemiştim. sarı sıcak bi öğle sonrası. terastan bakıp çiçek tarlasının ne güzel göründüğünü söyledin. gittik. koşarak.

18 nisan 2000. ilk günümüz.

bundan yıllar sonra ilk evine geldiğimde şaşırmıştım. büyümüştün. ailesinden uzak yaşayan bi büyü. keşke şehrinde yaşasaydım diye geçirdim içimden. binlerce kez.
başımı dizine koydum, dinledim. başımı dizine koydun, anlattın.
hiç gitmemiştik. hep ordaydık

kaldırımdaki gölgelerimize bakıp şaşıyorum
birlikte ne güzel görünüyorlar


ben kep atarken sen yoktun. oysa ben hep varmışsın da beni izliyormuşsun sanmıştım. ne safça. ne ılık bi geceydi. ayak seslerini dinledik bi süre. hipnotize edici. hayatımda yer eden ilk şehri terk etmem şerefine
şehrin sokaklarında yapılmış bi vals

ne güzeldin
ah




sana bir mektup bırakacağım. bu son diyemem. hepsini saklıyorum. bilmek istersen.


17.
zaman geçer
büyürüz
sertleşir dünya.

beşiktaşta soğuk bi gecede kız evin soğuk zemininde oturuyor. sigarasına uzanıyor. bu onun ilk paketi. kendine bir paket sigara almış -sorunların sonunda. oğlan bu paketi farkediyor. kendisininkinden. henüz chesterfield yeryüzünde yok. ve kimse bunu düşünmüyor bile.

mor ve ötesi çalıyor.

yeter artık hiç bir şey eskisi gibi değil. özellikle bu parça. kimse aradaki sessizliği bozamıyor. soğuk zeminde iki beden. odada sadece bir yatak vardı bi aralar. adamın taşıdığı. koşa oynaya tek başına taşımıştı sevinçle yatağı. kız yeniydi bu evde. kutlama yapamadılar. sessiz ve çıplak eve yatak girdiği gibi -ordaydılar. adamın diğer gelişinde çoktan eve yerleşilmiş, o evi kızın yapabilecek kadar ağlanmış, içilmiş, kahrolunmuştu. güneş doğmak üzereyken dayanamadı adam, kalktı yerinden. konuşmadan bile -tek-bir-kelime-

sabah oluyordu. bayilere gazete dağıtılıyor. eline bi gazete tutuşturuyorlar. ağlamaktan bir adım gerideyken. dinci bir gazete. ironi. nasıl adamı yumruklamadıysa gazeteyi alıp yandaki çöp kutusuna atıyor. üzüntünün sinire dönüşümü ne anlık.

evine yürüyor. üzerindeki herşeyden sıyrılıp camı açıyor. içeri kar giriyor. gündüzün ilk saatleri ortalık sessiz. bu temiz havaya ve huzura bayılıyorum diye geçiriyor.

artık
hiç bir şey
eskisi gibi değil.

Tuesday, October 27, 2009


twenty-nine pearls in your kiss, a singing smile
coffee smell and lilac skin, your flame in me

masada mavi-beyaz bir sigara paketi -içinde son bir dal
karşımda yüzüme dalga geçer gibi bakan koca bi karnıbahar
son çalınan parça famous blue raincoat ve uykuma geri dönmek istemiyorum
o yatağa geri dönmek istemiyorum -benim fikrimdi
şimdi koca bi düşman edindim kendime -iki kişilik

-ilk öpüştüğüm adamsın. dedi dünyanın en tatlı veledi
ama tekrar öpmedi. -kışkırtıyorsun beni

kapıdan çıkarken -içeride uyuyor- daha ne kadar canım yanabilirdi
kırmızı bluzunda california yazıyor. çağırsam bile benimle gelmiyor

famous blue raincoat. giyip çıkıyorum
arkama dönüp baktığımda orda duruyor
arkama dönüp baktığımda geriye tek bir bakış dönmüyor
kahve sigara karnıbahar

karnıbaharı yatağıma yatırıp
bu gece başka bi yer bulmalıyım uyuyacak


Sunday, October 25, 2009



sana büyük bir sır söyleyeceğim
zaman sensin
zaman kadındır ister ki hep okşansın
diz çökülsün hep
dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına.
bir taranmış
bir upuzun saç gibi zaman
soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi.
zaman sensin, uyuyan sen
şafakta ben uykusuz seni beklerken

sensin gırtlağıma dalan, bir bıçak gibi..
ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
bu mavi çanaklarda kan gibi
durdurulmuş zamanın işkencesi
ah bu daha beter işkence hiç mi hiç giderilmemiş istekten
bu göz susuzluğundan sen yürürken odada
bense bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini
daha beter seni kaçak
seni yabancı bilmekten
aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan
tanrım ne ağırdır sözcükler
asıl demek istediğim bu.

hazzın ötesinde sevgim
hiç bir zararın erişemeyeceği yerde bugün
sevgim
sen ki benim saat-şakağımda vurursun
boğulurum soluk alıp vermesen
tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın.

sana büyük bir sır söyleyeceğim her söz
dudağımda bir dilenen zavallı
acınacak bir şey ellerin için
kararan bir şey bakışının altında

işte bunun için diyorum ikide bir seni seviyorum diye
boynuna takabileceğin bir tümcenin o parlakça kalp kristali
kaba konuşmamdan gücenme benim bu konuşmam
ateşte şu tatsız gürültüyü çıkaran sudur o kadar

sana büyük bir sır söyleyeceğim bilmem ben
sana benzeyen zamandan söz açmayı
bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm
tıpkı uzun bir süre garda
el sallayanlar gibi gittikten sonra trenler
ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının

sana büyük bir sır söyleyeceğim
korkuyorum senden
korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
el kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan
korkuyorum senden.

sana büyük bir sır söyleyeceğim
kapat kapıları
ölmek daha kolaydır sevmekten
bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
sevgilim.


louis aragon
elsa'ya şiirler
(çeviri: sait maden)

Tuesday, October 20, 2009





Narcotics have been systematically scapegoated and demonized. The idea that anyone can use drugs and escape a horrible fate is anathema to these idiots. I predict in the near future right wingers will use drug hysteria as a pretext to set up an international police apparatus. But I’m an old man and I may not live to see a final solution.

— William Burroughs, as "Tom the Preacher" in Drugstore Cowboy, 1989





Monday, October 19, 2009

kanun"


bir suçun, cezası bilindiği halde, kasıtlı ve bilinçli şekilde gerçekleştirilmesi
ek bir suçla cezalandırılmalı mıdır? yoksa "bilgi edinme yasası" adıyla yasa koyabilen bir bilinç kanun hakkında bilgili olmayı da bağışlayabilir mi?

ileride bi gün geçmişe bakıp "değişim konusunda neden bu kadar gururluydular?" sorusunu soracaklar. kemiklerimiz zıplasın.
şimdi! hep beraber!
ya ya ye kokocambo
ya da daha modern bişiyler



Thursday, October 15, 2009


all these people drinking lover's spit
they sit around and clean their face with it

işte savaş. işte yangın ve fırtına. bu, kelimelerin dolu olduğu an
çünkü biz yaşadık. gözgöze. ellerinden tuttum aşkın

önüme çıkacak engel tanımıyorum. burdayım. her şeye hazır. bunu biliyorsun