Thursday, September 15, 2011
ismail
..
“Bir gün (İsmail anlatmaya başladı ) tanrılar her zamanki gibi dünyanın yönetimiyle ilgili değerlendirme yapıyorlardı ve içlerinden biri şöyle dedi: ‘Bir süredir üzerinde düşündüğüm bir yer var; geniş ve hoş bir savana. Buraya çok sayıda ağustos böceği gönderelim. Böylelikle yaşam ateşi onlarda ve onlarla beslenecek olan kuş ve kertenkelelerde müthiş surette büyüyecek ve bu çok hoş olacak.’
Ötekiler bunu bir süre düşündüler, sonra birisi dedi ki: ‘Eğer ağustos böceklerini oraya gönderirsek, yaşam ateşinin onlarda ve onları yiyerek beslenen diğer canlılarda alevleneceği doğru ama orada yaşayan bütün diğer canlıların pahasına.’ Ötekiler, aklında yatan şeyin ne olduğunu sordular ve o devam etti: ‘Ağustos böceklerinin, kuşların ve ve kertenkelelerin bir süreliğine gelişip büyüyebilmeleri için bütün diğer canlıları yaşam ateşinden mahrum bırakmak kesinlikle bütük bir cinayet olur. Çünkü ağustos böcekleri bölgeyi tamamen silip supürecekler ve geyikler, ceylanlar, keçiler ve de tavşanlar aç kalip ölecekler. Av hayvanlarının yok olmasıyla, aslanlar, kurtlar ve tilkiler de çok geçmeden ölmeye başlayacaklar. O zaman bize lanet okuyup, ağustos böceklerini, kuşları ve kertenkeleleri kayırdığımız için bize katil demeyecekler mi?’
Bunun üzerine tanrılar bu konuya kafa yormak zorunda kaldılar, çünkü daha önce, duruma özel olarak bu açıdan hiç bakmamışlardı. Ama sonunda birisi şöyle dedi: ‘Bunun çok büyük bir sorun oluşturduğunu sanmıyorum. Bunu yapmayız olur biter. Çok sayıda ağustos böceği yetiştirip bu bölgeye göndermeyeceğiz, o zaman her şey eskisi gibi devam edecek ve kimsenin bize lanet okumak için bir nedeni olmayacak.’
Tanrıların çoğu bunun mantıklı olduğuna karar verdi ama birisi karşı çıktı. ‘Bu kesinlikle ötekisi gibi cinayet olur,’ dedi. ‘Ağustos böcekleri, kuşlar ve kertenkeleler de bizim himayemizde yaşamıyorlar mı?. Ötekiler gibi, onların da bol bol çoğalip gelişme zamanları hiç gelmeyecek mi?’
Tanrılar bu konuyu tartışırken, bir tilki avlanmaya çıktı ve tanrılar, ‘Tilkiye yaşaması için bir bıldırcın gönderelim.’ dediler. Fakat bu sözler henüz söylenmişti ki bir tanesi şöyle dedi: ‘Tilkinin bıldırcının hayatı pahasına yaşamasına izin vermek kesinlikle cinayet olur. Bıldırcın bizim ona verdiğimiz canı taşıyor ve bizim himayemizde. Onu tilkinin keskin dişlerine terk etmek çok çirkin olur!’
Sonra bir başkası şöyle dedi: ‘Şuraya bak bıldırcın sessizce bir çekirgeye yaklaşıyor! Eğer bıldırcını tilkiye vermezsek, o zaman bıldırcın çekirgeyi yiyecek. Çekirgenin canını da ona biz vermedik mi ve o da bıldırcın kadar bizim himayemizde yaşamıyor mu? Bıldırcını tilkiye vermemek kesinlikle bir cinayet olur, böylece çekirge de yaşayabilir.’
Eh, tahmin edebileceğin üzere, tanrılar ağır bir yük altında kalmışlardı ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ve onlar bu konuda tartışırlarken bahar geldi ve dağlardan gelen erimiş kar sularıyla akarsular yükseldi ve içlerinden biri, ‘Bu suların taşip, sel olmasına izin vermek kesinlikle bir cinayet olur, çünkü sayısız canlı sele kapılip ölür.’ dedi. Fakat başka biri, ‘Suların taşip sel olmasına izin vermemek kesinlikle cinayet olur, çünkü bu olmadan göller ve bataklıklar kurur ve onların içinde yaşayan canlıların hepsi ölür.’ dedi. Ve tanrıların kafası bir kez daha karıştı.
En sonunda içlerinden birisi yeni gibi görünen bir fikirle ortaya çıktı. ‘Yaptığımız herhangi bir hareketin bazıları için iyi ve de bazıları için kötü olacağı çok açık, öyleyse hiçbir şey yapmayalım. O zaman himayemizde yaşayan canlılardan hiçbiri bize katil diyemez.’
‘Saçma!’ diye patladı bir diğeri. ‘Eğer hiçbir şey yapmazsak, bu da bazıları için iyi ve bazıları için kötü olacak öyle değil mi? Himayemizde yaşayan canlılar, “Şuraya bak! Perişanız ve tanrılar hiçbir şey yapmıyorlar!” diyecekler.’
Ve tanrılar aralarında çekişirlerken, ağustos böcekleri savanada kaynaştılar ve av hayvanlarıyla, yırtıcı hayvanlar tanrılara lanet okuyarak ölürlerken, ağustos böcekleri, kuşlar ve kertenkeleler tanrılara övgüler yağdırdılar. Ve tanrılar meseleye hiç karışmadıkları için, bıldırcın yaşadı ve tilki açı açına tanrılara lanet okuyarak deliğine gitti. Ve bıldırcın yaşadığı için, çekirgeyi yedi ve çekirge de tanrılara lanet okuyarak öldü. Ve tanrılar en sonunda sel halindeki kar sularına set çekme kararı aldıkları için, göller ve bataklıklar kurudu ve içlerinde yaşayan binlerce canlının hepsi tanrılara lanet okuyarak öldüler.
Ve bütün bu lanet okumaları duyan tanrılar inledi. ‘Bahçeyi dehşet dolu bir yer haline getirdik ve içinde yaşayanların hepsi bizim zalimler ve katiller olduğumuzu düşünup bizden nefret ediyorlar. Ve bunda haklılar, çünkü yapılması gerekenin ne olduğunu bilmediğimiz için, bir şey yaparak ya da hiçbir şey yapmayarak onlara bir gün iyilik diğer gün kötülük yolluyoruz. Ağustos böceklerinin silip supürdüğü savana, okunan lanetlerle çınlıyor ve verecek hiçbir cevabımız yok. Bıldırcının yaşamasına izin verdiğimiz için, tilki ve çekirge bize lanet okuyor ve verecek yanıtımız yok. Aslında bütün dünya, onu yarattığımız güne lanet etmeli, çünkü bizler iyilik ve kötülüğü sırayla gönderen katilleriz ve aslında bunu yaparken bile ne yapılması gerektiğini bilmiyoruz.’
Eh, tanrılar çaresizlik ve karamsarlık bataklığında boğulmak üzereydiler ki içlerinden birisi başını kaldırip şöyle dedi: ‘Söylesenize; bahçe için, meyvesi iyi be kötünün bilgisini kazandıran bir ağaç yaratmadık mı?’
‘Evet’ diye bağırdı ötekiler. ‘Haydi o ağacı bulup meyvesinden yiyelim ve bu bilginin ne olduğunu öğrenelim.’ Ve tanrılar bu ağacı bulup meyvesinden tattıklarında, gözleri açıldı ve dediler ki: ‘Artık bu bahçeye , katil olmadan ve himayemizde yaşayanların beddualarını almadan bakabilmek için ihtiyacımız olan bilgiye gerçekten sahibiz.
Ve onlar bunları konuşurken bir aslan avlanmaya çıktı ve tanrılar kendi kendilerine, ‘Bugün aslanın aç kalma günü ve avlayacağı geyik bir gün daha yaşayabilir.’ dediler. Ve böylece aslan avını kaçırdı ve aç bir şekilde inine dönerken tanrılara lanet okumaya başladı. Ama onlar şöyle dediler: ‘Huzur içinde ol, çünkü biz dünyayı nasıl yöneteceğimizi biliyoruz ve bugün senin aç kalma günün.’ Ve aslan huzura kavuştu.
Ertesi gün aslan avlanmaya çıktı ve tanrılar ona bir gün önce kurtardıkları geyiği gönderdiler. Geyik aslanın dişlerini boynunda hissettiği zaman, tanrılara lanet okumaya başladı. Ama onlar şöyle dediler: ‘Huzur içinde ol, çünkü biz dünyayı nasıl yöneteceğimizi biliyoruz ve bugün senin ölüm günün, aynen dün yaşama günün olduğu gibi.’ Ve geyik huzura kavuştu.
Sonra tanrılar kendi kendilerine şöyle dediler: ‘İyi ve kötünün bilgisi kesinlikle çok güçlü bir bilgi, çünkü bizim katil olmadan dünyayı yönetmemizi sağlıyor. Eğer bugün geyiği bu bilgi olmadan öldürmüş olsaydık, bu gerçekten cinayet olurdu. Fakat bu bilgi sayesinde birbirine görünüşte karşı bu şeylerin ikisini de yaptık ve cinayet işlemedik.’
Tesadüfen tanrılardan biri, ötekiler bilgi ağacının meyvesinden yerlerken, bir göreve gönderilmişti ve geri dönup de tanrıların aslan ve geyik meselesinde ne yaptıklarını duyduğunda şöyle dedi: ‘Bunu yaparak kesinlikle cinayet işlediniz, çünkü bu şeyler birbirine zıt. Birini yapmak iyiyse diğerini yapmak kötü olmak zorunda.
Diğerleri başlarıyla onaylayip şöyle dediler: ‘Evet, bu bilgi ağacının meyvesinden yemeden önce biz de aynen bu şekilde mantık yürütürdük.’
‘Ne bilgisi bu?’ diye sordu tanrı, ağacı ilk kez farkederek.
‘Meyvesinden tat’ dediler ona. ‘O zaman ne bilgisi olduğunu tam olarak bileceksin.’
Bunun üzerine tanrı meyveden yedi ve gözleri açıldı.
‘Evet anlıyorum’ dedi. ‘Bu hakikaten de tanrıların gerçek bilgisi: Kimin yaşayacağı ve kimin öleceği.’ "
“Buraya kadar soracağın bir soru var mı?” diye sordu İsmail.
Anlatımın yarıda kesilmesiyle irkilerek sıçradım. “Hayır. Bu büyüleyici.”
İsmail devam etti.
“Tanrılar, Adem’in canlandığını gördüklerinde, kendi kendilerine şöyle dediler: ‘İşte, neredeyse bizden biri olabilecek kadar bize çok benzeyen bir canlı. Ona ne uzunlukta bir ömür ve nasıl bir alınyazısı biçelim?’
İçlerinden biri dedi ki: ‘O çok güzel, ona bu gezegenin ömrü kadar ömür verelim. Çocukluk günlerinde bahçedeki herkese baktığımız gibi ona da bakalım ki bizim himayemizde yaşamanın tadını öğrensin. Ama yetişkinlik çağında, öteki yaratıklarının yapabildiğinin çok daha fazlasına muktedir olduğunun kesinlikle farkına varacaktır ve bizim himayemizden sıkılip yerinde duramaz hale gelecektir. O zaman, onu, bahçedeki diğer ağaca, Hayat Ağacına gönderelim mi?’
Fakat bir başkası dedi ki: ‘Ademi, daha kendisi bu ağacın arayışına girmeden, bir çocuk gibi Hayat Ağacına götürmek, onu, sayesinde önemli bir bilgelik kazanabileceği ve gidişatını kendine kanıtlayacağı büyük bir teşebbüsten alıkoyar. Ona bir çocuk olarak ihtiyacı olan özen ve ilgiyi sağlayacağımız gibi, bir yetişkin olarak ihtiyacı olan arayışı da sağlayalım. Hayat Ağacı arayışını, onun yetişkinlik döneminin uğraşısı yapalım. Bu şekilde, kendisinin, bu gezegenin ömrü kadar ömre nasıl sahip olacağını keşfeder.’
Ötekiler bu fikre katıldılar, ama birisi dedi ki: ‘Bunun Adem için uzun ve şaşırtıcı bir arayış olabileceğine de dikkat etmemiz gerekir. Gençlik sabırsızdır ve bir kaç bin yıllık bir aramadan sonra, Hayat Ağacını bulmakta ümitsizliğe düşebilir. Ve eğer bu olursa, bunun yerine yoldan çıkip, iyi ve kötünün bilgi ağacının meyvesinden yiyebilir.’
‘Saçma’ diye yanıtladı diğerleri. ‘Bu ağacın meyvesinin sadece tanrılara yaradığını çok iyi biliyorsun. Bu ağacın meyvesi, Adem’e öküzlerin otlarından daha fazla yaramaz. Bu meyveyi ağzına alip yutabilir, fakat meyve ona hiçbir yarar sağlamadan bedeninden geçip gider. Herhalde bu ağacın meyvesinden yiyerek bizim bilgimize sahip olacağını düşünmüyorsun?’
‘Tabii ki hayır’ diye yanıtladı öteki. ‘Tehlikeli olan, bizim bilgimize sahip olması değil, daha çok, bu bilgiye sahip olduğunu zannetmesi. Bu ağacın meyvesinden yedikten sonra kendi kendine şöyle diyebilir: “Tanrıların kendi bilgi ağaçlarının meyvesinden yedim, öyleyse dünyayı nasıl yöneteceğimi onlar kadar iyi biliyorum. İstediğimi yapabilirim.” ‘
‘Bu olanaksız.’ diye yanıtladı öteki tanrılar. ‘Adem, bizim dünyayı yönetmemizi ve yapacak olduklarımızı yapmamızı sağlayan bilgiye sahip olacağını düşünecek kadar aptal olabilir mi? Yarattığımız canlılardan hiçbiri, hiçbir zaman, kimin öleceğinin ve kimin yaşayacağının bilgisine sahip olamayacak. Bu bilgi yalnızca bizimdir ve Adem, evrenin karanlığa gömülup, yok olduğu güne dek bilgelikle büyümüş olsa bile, bu bilgi, aynen şimdi olduğu gibi onun çok ötesinde olacaktır.’
Ama bu sözler öteki tanrının fikrini değiştirmedi. ‘Eğer Adem bizim ağacımızın meyvesinden yerse,’ diye üsteledi, ‘kendini nasıl kandıracağını bilemeyiz. Gerçeği bilmeden kendine, “Yapmayı haklı gösterebildiğim her şey iyidir ve yapmayı haklı gösteremediğim her şey kötüdür.” diyebilir.’
Fakat diğerleri ‘İyiyi ve kötüyü bilmek bu değil.’ diyerek dudak büktüler.
‘Tabii ki değil.’ diye yanıtladı öteki, ‘Ama Adem bunu nereden bilebilir?’
Diğerleri omuz silkti. ‘Belki de Adem, gençliğinde, kendisinin dünyayı yönetebilecek kadar bilge olduğuna inanabilir ama bundan ne çıkar? Bu kibirli aptallık büyüyup olgunlaştıkça geçer.’
‘Ah,’ dedi öteki, ‘iyi de, Adem bu kibirli aptallıkla, büyüyup olgunlaşacak kadar yaşayabilecek mi? Kendini bizimle eşit görerek, her şeyi yapabilir. Kibirle bahçede etrafına bakip şöyle diyebilir: “Bunların hepsi yanlış. Yaşam ateşini neden bütün canlılarla paylaşmak zorunda kalayım? Şuraya bak, aslanlar, kurtlar ve tilkiler, benim olabilecek av hayvanlarını alıyorlar. Bu kötü. Bu canlıların hepsini öldüreceğim ve bu iyi olacak. Bir de şuraya bak, tavşanlar, çekirgeler ve serçeler, bölgedeki, benim olabilecek meyveleri alıyorlar. Bu kötü. Bu canlıların hepsini öldüreceğim ve bu iyi olacak. Ve şuraya bak, tanrılar öteki canlıların büyüyup çoğalmalarını sınırladıkları gibi benim büyüme ve çoğalmamı da sınırlandırmışlar. Bu kötü. Sınırsız bir biçimde büyüyup çoğalarak, bahçede yanan yaşam ateşinin hepsini içime çekeceğim ve bu iyi olacak.” Söyleyin bana, eğer bu olursa, Adem dünyanın bütününü yok etmeden önce ne kadar süre yaşar?’
‘Eğer bu olursa,’ dedi diğerleri, ‘Adem dünyayı bir günde yok eder ve o günün sonunda da kendini yok eder.’
‘Aynen öyle,’ dedi diğerleri, ‘bu dünyadan kaçmayı başaramadıkça. O zaman, dünyayı yok ettiği gibi bütün evreni de yok eder. Fakat öyle olsa bile, sonunda, sınırsızca büyüyup çoğalan herkes gibi, kendini yok edecektir.’
‘Bu, Adem için gerçekten de çok kötü bir son olur.’ dedi başka biri. ‘Ama, İyi ve Kötünün Bilgi Ağacının meyvesinden yemeden de sonu yine aynı olamaz mı? Kendi kendini, bunun iyi olduğuna dair kandırmadan da, büyümeye ve çoğalmaya karşı duyduğu müthiş özlemle, yaşam ateşini eline geçirmek için yoldan çıkamaz mı?’
‘Çıkabilir,’ diyerek diğerleri ona katıldı. ‘Fakat bunun sonucu ne olur? O, bir suçlu, bir kanun düşmanı, bir yaşam hırsızı ve çevresindeki canlıların katili haline gelir. Yaptığının iyi olduğu ve ne pahasına olursa olsun yapılması gerektiği aldatmacası olmazsa, çok geçmeden, kanunu çiğneyerek yaşamaktan yorulur. Aslında bu, onun Hayat Ağacı arayışı sırasında olmak zorunda. Fakat, eğer bizim bilgi ağacımızın meyvesinden yerse, bu yorgunluğunu silkip atar. Şöyle der: “çevremdeki bütün yaşamın katili olarak yaşamaktan yorulmuşsam bunun ne önemi var? Ben iyiyi ve kötüyü biliyorum ve bu şekilde yaşamak iyi. Öyleyse, yorgunluktan ölsem, ve dünyayı hatta kendimi dahi mahvetsem bile, bu şekilde yaşamalıyım. Tanrılar, dünyadaki herkesin uyması için bir kanun yazdılar ama bu kanun bana uymaz, çünkü ben onlarla eşitim. Bu yüzden bu kanuna uymadan yaşayacağım ve sınırsızca büyüyup çoğalacağım. Sınırlandırılmak kötüdür. Yaşam ateşini tanrıların elinden çalacağım ve onu kendi büyümem için saklayacağım ve bu iyi olacak. Büyümeme katkıda bulunmayan türleri yok edeceğim ve bu iyi olacak. Bahçeyi tanrıların elinden zorla sökup alacağım ve onu büyümeme katkıda bulunacak şekilde baştan düzenleyeceğim ve bu iyi olacak. Ve bütün bunlar iyi olduğu için, her ne pahasına olursa olsun yapılmalı. Bahçeyi mahvedip berbat bir yer haline getirebilirim. Soyum dünyaya, ağustos böcekleri gibi bardaktan boşanırcasına yağip, kendi pisliklerinde boğulana dek orayı supürebilir ve birbirlerinin görüntülerinden nefret edip çıldırabilirler. Yine de devam etmeliler çünkü sınırsızca büyümek iyidir ve kanunun koyduğu sınırları kabul etmek kötüdür. Ve eğer birileri, ‘Birer suçlu olarak yaşadığımız bu hayatın yükünden kurtulalım ve yine tanrıların himayesinde yaşayalım.’ derse, onları öldüreceğim çünkü söyledikleri şey kötüdür. Ve eğer birileri, ‘Bu sefalet yolundan çıkip, öteki ağacı arayalım.’ derse onları öldüreceğim çünkü söyledikleri şey kötüdür. Ve sonunda bütün bahçe benim emrime amade hale geldiği ve benim büyümeme hizmet etmeyen bütün türler bir kenara fırlatıldığı ve dünya üzerindeki yaşam ateşinin tamamı benim soyumun damarlarında aktığı zaman bile büyüyup çoğalmaya devam etmek zorundayım. Ve bu ülkenin insanlarına, ‘Çoğalın, çünkü çoğalmak iyidir.’ diyeceğim ve çoğalacaklar. Ve artık daha fazla çoğalamayacakları zaman, bu ülkenin insanları daha da çoğalabilmek için, bitişikteki ülkenin insanlarını öldürmek için saldıracaklar. Ve eğer soyumun insanlarının iniltileri bütün dünyayı kaplarsa, onlara şöyle diyeceğim, ‘Çektiğiniz acılara katlanmak zorundasınız, çünkü bu acılar iyilik adınadır. Baksanıza ne kadar çoğaldık! İyi ve kötünün bilgisini kullanarak kendimizi dünyanın efendileri haline getirdik, ve tanrıların üzerimizde hiçbir güçleri yok. İniltileriniz havada yankılansa da kendi kendimizin himayesinde yaşamak, tanrıların himayesinde yaşamaktan daha tatlı değil mi?’
Ve tanrılar bütün bunları duyunca, anladılar ki, bahçedeki ağaçlardan sadece İyi ve Kötünün Bilgi Ağacı, Ademi mahvedebilir. Ve bu yüzden ona şöyle dediler: ‘Bahçedeki her ağacın meyvesinden yiyebilirsin; İyi ve Kötünün Bilgi Ağacı dışında. Çünkü o ağacın meyvesinden yediğin gün kesinlikle öleceksin. ‘
.
Kitabın adı: Ismail (ishmael)
Yazarı: Daniel Quinn
Yayınevi: Dharma
Tuesday, June 28, 2011
Dean başka fotoğraflar da çıkardı. Bir gün çocuklarımızın merakla, anne babalarının inişsiz çıkışsız, düzenli, resimlerin dondurduğu gibi durağan hayatlar yaşadıklarını, sabahları kalkıp hayatın kaldırımlarını gururla adımladıklarını sanarak, bizim esas yaşantılarımızın, esas gecelerimizin hırpani deliliğini, bitikliğini, cehennemini ve o anlamsız yol kabusunu akıllarının ucundan bile geçirmeden bakacakları fotoğraflardı bunlar. Hepsi sonsuz ve başlangıçsız bir boşluğun içinde.
J. Kerouac, On The Road (1955)
Saturday, June 11, 2011
bir şeyn tepeden gelmesi fikri; bir din ya da bir diretilmiş bir inanç beni rahatsız ediyor. anlayışlı olmaya çalışmanın pek bi faydası yok. ordan burdan çıkıyorlar. ve ben onlarla konuşmasam da görünüşle bana bir fikir diretiyorlar. onların siyah pelerinlerinin arkasındaki dünyayı merak bile etmiyorum. sadece onlara bir yumruk. sadece o beyinsiz böceklere bir yumruk.. ve sonra geçmiyor da bu. onların tepeden inen inançları, ve benim arayıp bulduğum inançlarım.. bir yer var, kapışıyor bunlar, ve sonra mutlak surette susuyorum
Wednesday, March 16, 2011

"Hayattan ne bekliyorsun?" diye sordum, bu soruyu hep sorardım kızlara.
"Bilmiyorum," dedi. "Sadece masalara bakmayı ve yaşayıp gitmeyi." Esnedi. Elimi ağzına kapatıp esnememesini söyledim. Ona hayatı, beraber yapabileceğimiz şeyleri düşünmenin bana ne kadar büyük bir heyecan verdiğini anlatmaya çalıştım; bir yandan bunları söylüyor, bir yandan da iki gün içinde Denver'dan ayrılma planları yapıyordum. Bezgin bir tavırla kafasını başka yöne çevirdi. Sırtüstü uzanmış, gözlerimiz tavanda yatıyor ve Tanrı'nın hayatı bu kadar acıklı kılarken acaba ne planladığını düşünüyorduk. Frisco'da buluşmakla ilgili birtakım belirsiz planlar yaptık.
Wednesday, January 26, 2011
21:40
Elini yüzünü yıkamak iyi gelecekti. Bu anlık fikir onu lavaboya attı ve belki iki gündür ilk kez suya böyle atıldı. Su dondurucuydu ama hava da öyle ve bu sktiğimin soğuğuyla baş edemezse burda katkat kıyafetin altında hastalıktan terleyerek ölecekti. Sakalları kesmeden önce biraz düşündü. Bi sigara içilebilir traşa girişilmeden. İçeri geçti ve etraftaki battaniye, sıcak su torbası ve kullanılmış tonla tuvalet kağıdı parçası arasında koltuğa oturdu. Saatine baktı ve işte! 21:40. En sevdiğim saat bu olmalı diye düşündü. İnsanların evlerinde uzanıp kendilerine gelmek için boktan televizyonlarına gömüldüğü ve akmaz bi su birikintesinin dibindeki ıslak toprak gibi bulandığı berrak saat. Telefona uzandı, ama vaz geçti. Başka birinin sesini duymak için çok yorgun hissediyodu. Bulmaca hazırlamayı denedi. Mısır patlatmayı şarkı söylemeyi ama faydası yok gibiydi. Sakallarını kesmemek için bir bahanesi bile vardı onlara söyleyecek. Hayatlarını boktan üniformalar içinde geçiren gereksiz insan sürülerinin bile anlayışla karşılayabileceği türden şeyler. Sonuçta bu onun işiydi. Kelimelerle oynamak ve insanların zihinlerinde farkında olmadıkları küçük boşluklar yakalamak. Bir kere bunu yaptığında artık yarattığı hikayeden kurtulamazdınız. Ve siz “bu konuda ona nasıl yardımcı olabilirim” diye düşünürken vurucu cümle gelirdi.. “işte bu yüzden böyle yaptım.” Yüzünüzde anlayışlı ve sevecen bi ifadeyle başınızı eğer, onu anladığınızı gösterirdiniz. Sahneden inmeden önce rolünden çıkmayan büyük oyuncular gibi vakur tavrını korur ve birden aklına gelmiş gibi farklı bi konuda soru sorardı. Siz cevap verene kadar bu zamanın daha yavaş aktığı önceki sahne beyninize bir fitil gibi sokulmuş olurdu, ve o almak istediğini alıp başka dallara sıçramış maymun edasıyla yüzüne tekrar sevimli gülen maskesini takardı.
Bu onun oyunuydu.
Bu onun oyunuydu.
Saturday, August 21, 2010
kum
isiklari ben kesmedim belki de zaman
sisli perdeler gibi orttu ustumuzu cunku biz
bi yerlerde uykulu ve mutlu
bir yerlerde dokunulmamis, sakin
denizlerin dibi gibi ugultulu bizden
bi eski tas yazit gordum bugun bin yillar oncesinden
mutluyuz! diye bitiriyor sozunu sonu malum aslinda, yoklar.
donup duruyorum anlatmaya calissam da olmaz
bir tek sensin aklimdaki. buyuyerek isinan bi "sen" fikri.
Sunday, May 30, 2010
varnhem
Bir hayatın içine ne sığdırsan kardır; yaşam onu yaşamamız için var ve denemek biz akıllı maymunların eğlence kaynağı. Ne yaparsan yap bu uğurda; ölmeyeceğini bilse kim uçurumdan atlamak istemezdi? Tek sorun bağımlılıkların. Buna, sahip olmak istediğin köpekten başlayabilirsin. Bir bavulun içine sığmayacak hiçbir varlığa kibrit kutusundan daha çok değer verme. Ama insanları sev. Sevgi için burdasın, sevdiğin için gidiyorsun ve sevgi mutluluğu yanında taşır. Sadece bağımlılıklar.Hele kötü olanları.
Yanında durup ona bakıyorum. Onunla kesinlikle ilgiliyim. Aslında sadece o var. Fonda neşeli bi palyaço ya da şişme bacak bile olsa asıl izleğim farklı. O kadar yumuşak gülümsüyor ki bunun bir lütuf olduğuna inanıyorsunuz. Yanımda duruyor. Kalabalığın içinde dipdibeyiz. Bazen ona bakıyorum. Durup bakıyorum. Öylece bakıyorum. Bana dönüyor, bakıyor. Kırgınız. Bundan nefret ediyorum. Bu, içinden çıkamadığınız inanılmaz bir kabus. Sadece onun kırgınlığı. Sadece o. Fonda mika dans ediyor şirinlikle. Bu bile aklımızdakileri silemiyor. Havada toz zerrecikleri dans ederken kollarımız bağlı bizim. Ona yakın durmaktan başka bir derdi yok kollarımın. Susadım. Su içmem lazım.
Belli bir uzaklıktan onu izliyorum. Burada sırada beklemem gerek ve etraf benim uğraşmak istemeyeceğim kadar karışık! Hareketlerini seviyorum. Konuşurken başıyla karşısındakini onaylaması ve el hareketleri. Bu hareketleri o kadar tanıyorum ki. Onu özümsemek için bulduğum her fırsatı değerlendirmiş olmalıyım. Onunla çok az zaman geçirdik. Belki de büyü burda. Ya da her ne cehennemdeyse ben yanlarına dönüyorum, elimde bir bardak su –soğuk ve renksiz!- bu beni mutlu etmesi gerekirken geriyor, çünkü ona tapıyorum ve nedense insanların önünde su içmek fikri hoş gelmiyor belki. Nedir bilmiyorum ve şimdi yanımda biri var –kaçabileceğim yerlerden sıvışmakta üstüme yok bu gece- sadece canım sıkkın ve kendimle kalmak isteyeceğim (çantamda bu gün için seçilmiş 2 kitap var. Diğer zımbırtılar şöyle; kurşun kalem, dörde katlanmış beyaz bir sayfa kağıt, iki gündür bekleyen el yapımı boktan bi hediye, cam bir su şişesi, diş fırçası, lens kutusu) bir günde etrafımda bu kadar insan olması çok boktan. Tanıdıklarımın bi çoğuyla vakit geçirmek çok keyifli olduğu halde bunu yapamıyorum evet aklım hala onda. O kadar emek istiyor ki bana çiçeklerimi hatırlatıyor. O kadar ağır hareketleri var ki onu beslemek istersiniz. Kendinizden nefret ettiğiniz günler olur mu hiç? Yaklaşın.Günün talihlisi benim.
Karnım gurulduyor. Bütün gün hiçbir şey yemedim. Ona giderken gurulduyor daha, müzik dinleyen kulaklarımı uyandırıyorum ve etrafımdakilerin duyması fikrinden yüzümü ekşitip devam ediyorum. Onun yanında oluyor sonra. Yıllar kadar uzun süren bekleyişten (arada kavga bile çıktı) sonra alabildiğim yemeği biraz koklayıp attım. Gecenin yarısı ve hala gurulduyor –keşke suyla doyulsa.
Elimi çantama atıyorum, artık gitmek vakti geliyor. Hediyesini uzatıyorum, bakmaya fırsatı yok ya da bakmıyor işte bir şekilde. Onu düşünürken elimden kağıda akanlar yazıyor şişenin üzerinde.İki kelime;
"sevgi ile."
Onu seviyorum. Ama şimdilik bundan ikimiz de emin olamıyoruz. Yanağından öpüyorum ve evet gidiyorum. Hoşçakalın konser alanı ağaçları. Sarhoş kavgaları ve dost sohbetleri –görüşmek üzere! Müthiş yalnızlığıma beni radio dept uğurluyoryor –let me have this. Kaybolmak istiyorum. Gecenin içinde erimek istiyorum. o kadar mutsuzum ki dönüp bakmak aklıma bile gelmiyor. Kaçıyorum
Saturday, April 24, 2010
eylül

pazar sabahı 8.08. “el sıkışmalardan sıkıldım, çıkalım bu kalabalıktan” fonda bi kaç gitar ağlıyor. gözlerin aşağı kavisini almış. bunu görmeye dayanamıyorum.
“hatırlıyorum orda durup bana bakmıştın. o anı hatırlıyorum”
“saçların örülüydü. sapsarı.”
“yıllardır saçlarımı örmüyorum. 8 yıl olmuş mudur?”
“2 ay sonra 10 oluyor.”
“hatırlıyosun..”
"tabi ki."
"kareli gömlekli çocuk.."
gülümsüyorum.
10 yıl önce, güzel bir yaz akşamı üstüm başım darmadağın halde orada duruyorum. marketin hemen önünde. üzerimde kareli mavi bir gömlek var. hemen yanında durduğum 10-15 kişilik bi grup bağıra çağıra yaşları kendilerinden büyük güvenlik görevlilerine kavganın nedenini anlatıyorlar. onlar daha çocuk. 5 dakika önce ben de öyleydim. o kavganın içinde ne olduğunu anlamadan kalakalmıştım. şimdi ortalık durulmuştu, ve ben 15 metre ileride oturan sana bakıyordum. iki gecedir seni görmenin derdinde gezinmiştim buralarda. şimdi ordaydın, ve gözlerini bana dikmiş bakıyordun. çekindiğini anlayabiliyordum, ama bana bakıyordun. bu ikimizin de bir "öteki"yle ilk bakışmasıydı. heyecandan titrememi sadece hızlı soluk alıp verişim engelliyor olmalıydı. bi kavgadan çıkmıştım. bi kızla ilk bakışmam bu kavgayı görmüş ve şimdi -belki endişeli- halde gözlerini benden ayırmayan muhteşem bi yaratıkla gerçekleşiyordu. bu anı unutmayacağımı biliyordum. hiç bir zaman da unutamam.
"orda durup beni gördüğünde çok korktum. yani korkmak değil ama çekinmekle korkmak arası bişey.. yanlış bişey yapma korkusu belki. bana baktın. gözlerim kaçmak istiyordu ama tuttun ve bırakmadın. nasıl olduğunu anlamıyorum. ama o saniyelerle geçen zamanın sonunda sana aşıktım artık."
ensemden aşağıya ter damlıyor olmalıydı. ürperdim. bu, ikimizin de fiziksel olarak bir insanı ilk kez kabul edişimizdi. orada duruyordu. ona yaklaşmak istiyordum. böyle hissetmemi neyin sağladığını bilmiyordum. bunu düşünmüyordum da. dünyada sadece o, ve onunla aramızdaki mesafe vardı. hemen kapanması gereken bi mesafe. sonrasında noolacağını bilmiyorduk. sonrası doğanın tatlı oyunları. şimdi bildiğimiz..
bir kimyasalı damarlarına almış ve bunun ne olduğunu bilmeden bu duyguyu sevmeye başlayan iki insandık. ve zamanını tanımlayamayacağım mükemmel bir süre boyunca orda kaldık. buna endorfin, metadon, insülin ya da amfetamin ne derseniz diyin. bu kimyasal bi mükemmellikti beynimizi işgal eden, ve bunu o kadar çok sevmiştik ki 10 yıl sonra o 3 saniyeyi hatırlamak bile keyifliydi.
"artık neden böyle şeyler olmuyor?" dedi
belki de bizim o yaşlarda olmamızın bi etkisi, bi özlem duygusu gibi bişeydir dedim. bilemiyorduk. başımızdan ne geçtiyse şu an çözmeyi denemek anlamsızdı. keyifli fakat sonuçsuzdu bu. gözlerimiz bi süre bi yerlere dalmış olmalı. ikimiz de gülümsüyorduk bunları düşünürken.
bir bankta oturuyoruz. herşeylerden küçük kız arkadaşım. o kadar küçük elleri var ki tutamıyorum. bulut gibi akıcı dudakları. dudaklarına baktığımda gülümser. henüz hiç kimseyle öpüşmedi. hiç kimseyi bu kadar istememiş olmalı bedeni.
cebimden bi bıçak çıkarıyorum. ellerim çok genç henüz. 15 lik saf çocuklar parmaklarım. temizler. bembeyaz ayalarım. onunlayım.
bulduğum bi dalı yontuyorum. her hareketimde duyulan ahşap dilimlenme sesi. parlak. kusursuz. bu güzel bi gece. serin, sessiz. dakikalar ılık akıyor. hissediyorsunuz.
“ayrılalım” diyosun.
kalakalıyorum.
ilk terkedilişim. ilk gidişin senin birilerinden. kedin bile olmamış geride bıraktığın. ve şimdi ben..
birden elim kesiliyor. bıçak yere düşüyor, kanlı. kesik biraz derin. hızla buluyor yatağını koyu kırmızı nehir. sol elimle bastırıp sana dönüyorum. sakinim. olmam gerektiğinden çok daha sakin.
“ayrılmak mı istiyorsun?”
alt dudağının titrediğini görebiliyorum. elime bakıyorsun. ah, ne kadar narin yüzün.. söylemesem de çok acıyor canım. kendini tutamayıp ağlıyorsun. yanımdan kalkıp koşmaya başlıyorsun. gözlerim kararıyor. ardından kalkıp yere düşüyorum. bu benim ilk yıkılışım. canım acıyor. yerde kan içindeyim. 15 yaşımdayım. aklımdaki kız ağlayarak uzaklaşıyor. kan hiçbir şekilde durmuyor. gözümü açtığımda karşındayım. üstüm çıplak ama sorun yok, deniz 1,5 metre yanımızda ve hava deli gibi sıcak. tişörtüm elime sarılı. neyseki siyah. sen farketmiyorsun ayak dibimde kan gölünü. beyaz kıyafetine kanım bulaşıyor. gülüyorsun. sabah uyandığında aklına ben geleceğim.
sabah uyandığımda yine sen benim..
“10 yıl!”
“evet.”
“ilk öpüştüğüm adamsın benim.”
“bunu bilmiyodum.”
“pişman mısın?”
"hayır. özledim."
gülümsüyorsun.
24.04.2010
Friday, April 23, 2010
bilinçkıçı muhabbetler -1
A: abi pleasure island ne tarafta?
B: treasure var biraz ilerde
A: yok abi ben pleasure'a bakıyorum
B: onu geçtin arkada kaldı o. ama treasure yakın bak
A: eyvallah abi. ben bulurum bi şekilde
B: treasure var biraz ilerde
A: yok abi ben pleasure'a bakıyorum
B: onu geçtin arkada kaldı o. ama treasure yakın bak
A: eyvallah abi. ben bulurum bi şekilde
Saturday, April 03, 2010
boş kibrit kutusuna deme

Kapıyı vurup çıkardım. Hiç yoktan bunu yapardım. Ama korkağın tekiyim ben. korkağın teki olduğunu bilmek korkunç.
Ellerim o kadar cansız ki onları görmekten nefret ediyorum. Aslında severdim ellerimi. Bilmiyorum belki biraz sinirliyim. Belki korkaklık hakkında söylediklerim de abartılı. Ama burda duruyorum işte. Herşeyin sonunda delirince kağıt kaleme sarılan adam. Bir yıkıntıyım ben. Hayır henüz değil. Yıkılmaya hazırlanan binayım. Camlarımı kırıyorlar. Kapılarımı söküyorlar. Pencerelerim boş. Çırılçıplak bırakıldım. yerle bir edilecek bir binayım. Acıyla nefret ediyor bütün görenlerim. O kadar fakirim ki ölemiyorum. O kadar fakirim ki zehirlenmem için bir servet gerekiyor, ve kendimi çatıdan atmak için çok yalnızım. Keşke biriniz destek olsaydınız.
Sen orda duruyordun ve bakamıyordum bile sana. Tanısaydın bilirdin beni insanların gözlerine bakamam ben. Orda duruyordun tam karşımda tahta bi sandalyede, ayakların bir başkasına yaslanmış, önümüzde ahşap bir masa ve masada bira. En büyük boyundan. Bu birayı beraber içiyoruz. Çünkü tüm ışıklar kapandı ve bizi bekliyor birkaç adam. Sandalyelerin çoğunu ters çevirdiler bile masalarda. Onlar duyamıyor. Usulca konuşuyoruz. Usulca susuyoruz. Birbirimize bakıyoruz. Onlar yanımıza yaklaşamıyorlar havadaki ağırlıktan. Zaman bi başka akıyor bu zaman. saatlerimiz yok. Kimse bizi bilmeden öleceğiz.
Bi kitabın arkasına bişeyler çiziktiriyorsun. “tamamen unutulacak geceyi imzalamak” diyorum içimden. Bunu sana anlatmamın imkanı yok. Dudaklarını oynattığında büyüleniyorum. Bunu biliyor, konuşuyorsun. Ağrılar giriyor karnıma gülmekten. Bunu görüyorsun. Kimsenin dilinde değiliz artık. O güzel dalganın tepesinde kayıyoruz beraber. Kimse yok bizi duyan. Kimse görmedi bizi. Gözlerim aklına gelince ağlıyorsun. Gözlerin aklıma gelince düşüyorum. Dizimden bi deri yapışıyor yere. Sol bacağım derin kırmızı. Acıyoruz. Ama gülümsemek iyidir. Gülüyoruz birbirimize. Zaman geçiyor. Bilmediğimiz bi yerdeyiz yine.
“Tehlikeli buralar” diyorum. Gülüyorsun. Çünkü gülümsemek güzel. Parmağını dudaklarıma koyup susturuyorsun. Dudaklarını parmağına koyup öpüyorsun. Yüzüme değmiyor yüzün. Dudakların bugün gibi yakınımda. Öpmüyorsun. Öpemiyorum seni. Korkuyorum. Korkağım ben. Beş para etmez bi serseri. Kamburuyum bu çan kulesinin. Tüm kitaplarda lanet yağıyor üstüme. Gözlerini açıp gülümsüyorsun. Çünkü güzelsin, ve hiç kimse gülmedi senin gibi gözlerimde. Bunu biliyorsun. Gülüyorsun. Bu, öldüğümde yanımda götürmek istediğim bi an. Tenimin altına giren ve bedenimle gömülecek olanlardan. Annemi ilk gördüğüm an kadar sıcak yüzün. Sislerin arasından sen de onun gibi gülüyorsun. Beni birkaç saniye önce sen yarattın, gururlusun.
Wednesday, March 31, 2010
Tuesday, March 16, 2010
Peter Shelley
Kennedy vurulduğunda neredeydim?
Annemin bacakları arasında, doğuyordum.
Georgia bunun acayip güzel bir şey olduğunu düşündü.
Sene 1978, mevsim yaz. İkimiz de ondördündeyiz.
Aynı okulda ve aynı sınıftayız.
Benden nefret ediyor. Çünkü benden nefret ediyor.
Üzerinde şunlar var: dizine kadar inen açık yaka keten bir elbise ve bir çift bağcıklı siyah ayakkabı.
İç çamaşırlarının hippilerinkinden olduğunu söylüyor.
Üç elbisesi var: biri siyah, biri pembe, biri de beyaz.
Her ay saçını bu renklerden birine boyuyor.
Aynı zamanda değişik renkli bağcıkları var.
Onun en çok beyaz saçlı, siyah elbiseli ve pembe bağcıklı halini seviyorum.
Okulun kapandığı gün üzerinde bunlar var.
Yeni Buzzcocks single’ını almak için plak dükkanına gittim. Geçen kış “Orgazm Bağımlısı” adında bir single çıkarmışlardı. Albüm kapağının üzerinde çıplak bir kadın kolajı vardı ve kapağın tamamı cart sarıydı.
Kadının göğüslerinde ağızlar ve kafasının yerinde de bir ütü vardı.
Herhangi biri olabilseydim Pete Shelley olurdum.
Ben dükkandan çıkarken, Georgia içeri giriyor.
“Ne aldın?” diye soruyorum.
“Yeni Buzzcocks single’ını” diyor.
“Love You More’u mu?”
Ve o da, “Evet… Buzzcocks sever misin?” diye soruyor.
Ve ben, “Ondan da ötesi, Buzzcocks beni sever” diyorum.
Orası burası eksik olan, komik dişleriyle biraz gülümsüyor ve ben dilimi ağzına kaydırmanın nasıl bir şey olacağını merak ediyorum. Çok güzel değil ama kendine has bir tarzı var ve bu ona çok yakışıyor. Gerçi ben de harika değilim galiba.
Bir şey düşünüyor ve sonra, “Bizim eve gelip plağı dinlemek ister misin?” diyor.
Ben, “Belki” diyorum be o, “Eh, siktir git o zaman” diyor.
Ben, “Belki siktirip giderim” diyorum ve o, “Eğer benimle gelmek istiyorsan şu pub’ın üstünde oturuyorum.” Gösteriyor.
“The Swan’ın orda mı?” diyorum.
“Kenardaki siyah kapıya git ve diyafona basarak ‘Murphy’ de.” Buna karşılık ben de, “Tamam, single’dan ben de alayım da.” Ve o da “Tamam” diyor ve ben “Görüşürüz” diyorum.
Dükkana giriyorum, plağı alıyorum ve aynı zamanda Georgia’ya onda yoksa diye The Adverts’ün “Gary Gilmore’s Eyes”ını alıyorum. B yüzü A yüzünden daha iyi. Adı “Bezgin Gençler” ve şarkının koro kısmı şöyle: “Biz sadece bezgin gençleriz, kendimize yabancı gibiyiz”. Ya da onun gibi bir şey ve şarkının sonunda solist (T.V. Smith), “Biz sadece bezgin gençleriz, kafamızdan bezmişiz, AKLIMIZDAN bezmişiz” diyor ve “aklımız”ı haykırış tarzı gerçekten de çok şiddetli.
Ona bu plağı iki nedenden dolayı aldım: Birincisi, bence bu grubun adını duymuş olmam bile onu oldukça etkileyecek ve ikincisi ön kapaktaki kolajda, “Georgia’daki köylü budalanın teki bana kocaman bir ip parçası bile gönderdi” yazıyor. Neden bilmiyorum. Ama coğrafyadan Georgia’nın Amerika’da bir eyalet olduğunu biliyorum. Bence Georgia adının yazılı olduğunu görmekten hoşlanacak.
Diyafona basıyorum, beni içeri alıyor ve onu uzun, ışıksız merdivenlerde takip ediyorum. Merdivenler eski ve kokuyor, kırmızı muşamba kaplı ve basamaklarda kaymanızı engelleyen çelik kenarlıklar var. Gerorgia yukarı çıkarken dizlerinin arkasındaki kırışıklara bakıyorum.
Mutfağa giriyoruz, buzdolabından iki kutu bira alıyor, birini bana atıyor. Dolap ağzına kadar bira dolu. Kendininkini açıyor, ben de açıyorum ve ikimiz de içiyoruz. Georgia masaya oturmuş ayaklarını sallıyor, ben ise kapıya yaslanmış biramı içiyorum. Pek bir şey konuşmuyoruz.
“Sigaran var mı?” diyor. Ben, “hayır sigara içmem” diyorum. Georgia şaşırmış görünüyor ve koridora doğru “Anne, sende sigara var mı?” diye bağırıyor ve (İrlanda aksanına benzeyen) bir ses, “Evet, gel burda var” diye cevap veriyor.
Evimizde kimse sigara içmez ve her şey temizdir, ayrıca birisini çay içmek için eve çağırdığımda annem, yeterince yiyecek içeceğimiz olduğundan emin olmak için etrafımızda dolanır durur. Georgia masadan kalkıyor ve “Gel de annemle tanış” diyor.
Eski gazeteler, bira kasaları ve siyah çantaların içinde müzik aletleri ve hoparlörlerle dolu bir koridordan geçiyoruz. Halı sanki peynirin üzerindeki küf gibi.
Annesinin odasında perdeler çekili ve annesi yatakta. Televizyon açık ve at yarışı var. Annesi bize sus işareti yapıyor. Yarış bittikten sonra, “Sıçayım be” diyor.
Georgia yatağa oturuyor ve annesini öpüyor. Annesi “Şimdi baban bütün gece iğrenç olacak. Ona birisi “kesin tutacak” bir bahis söyledi ve o da tabakhaneye bok yetiştirirmiş gibi bahisçiye fırladı. Sigara paketini getirsene tatlım, masada.”
Ben Georgia’ya söylediğini sanıyordum ama sonra Georgia ayağa kalkmayınca bana söylediğini fark ediyorum. Masaya gidiyorum. Üzerinde duvara yaslanmış dikdörtgen şeklinde bir ayna olan, yuvarlak, formikadan bir pub masası. Duvar kağıdının üzerinde garip sarı çiçekler var. Annesine sigara paketini uzatıyorum. “The Swan” kibritlerini de veriyorum. “İşte” diyorum, o da, “Otursana” diyor.
Odada hiç sandalye olmadığı için yatağa, Georgia’nın oturduğu tarafın karşısına oturuyorum. Annesi aramızda kalıyor.
Perdelerdeki bir boşluktan güneş içeri giriyor ve odada güneşin değdiği her yer temiz, diğer her yer bulaşık suyuna bulanmış gibi görünüyor.
“Ee, Georgia, arkadaşın kim? Bizi tanıştıracak mısın?” Georgia sigarasını yakıyor.
“Bu” diyor, “arkadaşım Peter Shelley. Peter Shelly, bu, annem.”
Tokalaşıyoruz.
“Tanıştığımıza memnun oldum, Bayan Murphy” diyorum, o da “Bana Claire de” diyor.
Sonra sigarasından bir nefes alıyor ve “Şimdi, bana izin verirseniz bu akşam barı açmadan önce biraz kestirmem gerekiyor. Sizi daha sonra görebilecek miyiz, Bay Shelley?”
“Bilmiyorum, belki.” Bana “Bay Shelley” demesi içimden kıs kıs gülmeme sebep oluyor.
“Eh, biraz daha kalmak istersen çok mutlu oluruz, ne tarafta oturuyorsun?”
“Attlee’de. Parkın diğer tarafında.”
“Atlee’nin çok güzel olduğunu duydum.”
“İyidir.”
“Güzel. Georgia, ona çay koysana. Zayıflıktan uçacak çocuk.”
“Hoşça kal, Peter.”
“Hoşça kalın.”
Mutfağa dönerken Georgia’nın elleri arkasında. Ellerini çabucak üç kere sıkıp açıyor; üç nabız atışı süresince.
Mutfakta çay yapıyor. “Kaç şeker istersin?” diyor ve ben üç tane lütfen diyorum.
Ona annesinden hoşlandığımı söylediğimde, o da hoşlandığını söylüyor. Annesinin her istediğini yapmasına izin verdiğini söylüyor. Ben annemin kendisi ne yapmamı istiyorsa onu yapmama izin verdiğini söylüyorum.
Georgia gülümsüyor ve bana garip bir bakış atıyor.
Ona neden Peter Shelley olduğumu söylediğini sorduğumda, “Çünkü o olmanı istiyorum” diyor ve ben “Ben de” diyorum ve o da, “Oldun işte” diye cevap veriyor.
Odasına gidiyoruz. NME ‘den reklamlar duvarlarında; The Clash, Buzzcocks, Sex Pistols, Siouxsie and the Banshees, Ian Dury, Dead Kennedys’in ve bazı diğer grupların posterleri de. Her yerde plaklar var. Bir askının üzerinde iki elbise duruyor.
Ona The Adverts single’ını veriyorum ve memnun oluyor. Bir saniye için koluma dokunuyor ve sikim kalkıyor. Çok garip bir şey. Bir süre sonra iniyor.
İşte, yatağına oturuyoruz ve fincanları yere koyuyoruz.
Buzzcocks single’larımızı poşetlerinden çıkarıyoruz. Değiş tokuş etmeye karar veriyoruz. Eğlencesi için diyebiliriz. Bu kapağın son ikisinden (“What Do I Get?” ve “I Don’t Mind”dan) daha iyi olduğu konusunda anlaşıyoruz. Kapakta tepeden gözüken dokuz odanın pembe ve mor grafiği var.
Buzzcocks logosu (ikinci Z ilkinin üzerinde) sol alt köşedeki pembe odada. Plak kabının altında büyük harflerle UP36433: SENİ DAHA ÇOK SEVİYORUM yazıyor.
Kabın arkası daha karmaşık: Karikatür bir adam ve kadın hem dokuz odada beraberler, hem de değiller. Hoperlörleri oynatıyorlar… Belki de daha iyi ses almak için. Kim bilir?
Sağ alt köşedeki odada elinde, üzerinde K harfi olan bir tepsi ya da masa tutan bir adam var. Ne düşündüğünü kestirmek zor. Her şey çok gizemli.
Georgia plağı kabından çıkarıyor ve plak yeni olduğundan küçük bir elektrik yaratarak kağıdına yapışıyor. Plağa bakıyoruz.
İlk farkettiğimiz şey ne kadar kısa olduğu: 1.45.
Her zaman “I yüzü” denilen B yüzü 2.49 uzunluğunda. Adı “Noise Annoys”. Georgia plağı parmak uçlarıyla kenarından tutuyor. Tırnaklarını yediği belli ama yine de parmakları güzel görünüyor.
Kibar görünmek için nazikçe çayımı yudumluyorum. Tadı çok kötü. Süt ekşi ve çayın üstünde yüzüyor.
“Sence şarkı hızlı mı yoksa çok hızlı mı olacak?” diyor Georgia. Yavaş olmadıkça benim için fark etmediğini ama çok kısa olduğunu göz önüne alacak olursak muhtemelen çok hızlı olacağını söyledim.
Daha fazla bir şeyler öğrenmek için içindeki spirali inceliyoruz.
Büyük harflerle, “THE CROSSOVER MARKET” kazınmış spiralin içine. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyoruz.
Sonra Georgia, “Hadi dinleyelim şunu” diyor.
Başımı sallıyorum. Ağzım çay dolu. Elini bacağıma koyuyor ve baş parmağı A yüzünde, parmakları da I yüzünde olmak üzere plağı tutuyor. Ona bakıyorum, yüzüm onunkinden beş on santim uzakta ve o diyor ki, “Hepsini yüzüme püskürt.” Başımı hayır anlamında sallıyorum. Bu sırada yanaklarım pörtlüyor ve gülümsüyorum. “Yapamazsın bunu” diyor. Eli şimdi bacaklarımın arasında ve giderek daha yukarı çıkıyor. Çayı yüzüne püskürtüyorum ve sonra yüzünü benimkine gömüyor; sıcak ve ıslak. Ağzı bira ve sigara kokuyor, dilini oraya buraya sallıyor ve ben de aynısını yapıyorum. Dişlerini ve aralarındaki boşlukları hissedebiliyorum ve “Şunları çok seviyorum” diyorum, o “İğrençler” diyor ve ben, “Hayır, onları seviyorum” diyorum. Birbirine dalaşan iki köpek gibiyiz.
Ellerimi ve ağzımı aynı anda istediğim yere kadar götüremiyorum.
Her an boşalabilirmişim gibi hissediyorum ve bunun uygun olup olmadığını bilmiyorum. Meniyi biliyor mu acaba? Bilmesi lazım, “Orgazm Addict”i var onun.
Ondan meni ya da o tür bir şey gelip gelmeyeceğini yarım yamalak merak ediyorum.
Öyle olacağını umuyorum.
Birden ayağa kalkıyor ve plağı takıp, pikabın sesini sonuna kadar açıyor ve tekrar yiyişmeye başlıyoruz.
Plak tekrar tekrar çalıyor çünkü pikabın bunu yapmasını sağlayan bir şeyi var. Dördüncü seferden sonra hızlı, amansız gürültüden daha fazla kelime çıkarabiliyoruz, şarkıya katılıyoruz ve deliler gibi birbirimizin üzerindeyiz.
Onun üzerindeyim, elbisesi beline sıyrılmış ve ayakkabıları ayağında, elimi bacaklarının arasına koyuyorum ve birkaç parmağımı (üçünü) ona sokuyorum, çıkarıyorum ve parmaklarımın tadına bakıyorum. Tanrı bilir, acayip bir tadı var.
Georgia parmaklarımı yaladıktan sonra burun kıvırıyor.
“Ne yapman gerektiğini biliyor musun?”
“Tam değil, sen?” diyorum.
“Hayır, ama durma” diyor.
Elini pantolonuma koyuyor. Aynen kendi yaptığım gibi sıvazlamaya başlıyor ve şok olmuş durumdayım.
Bunu yapmayı nerden biliyor? Nasıl bilebilir?
“Yapma, boşalırım” diyorum ve kulağıma, “Boşal o zaman” diye fısıldıyor.
Ben de boşalıyorum.
Bir kısmını çarşafa siliyor, sonra elini yalıyor ve ben tadına bakabileyim diye beni öpüyor.
“Love You More” boktan hoperlörlerinde bangır bangır çalıyor. Şarkı o kadar gürültülü ve hızlı ki hemen başlayıp bitiyor, sonu çok ani ve üzücü. Pantolonum aşağıda ve elbisesi boynunda, göğsü benimki kadar düz. Müziği bastırmak için kulağına, “Şimdi ne olacak? “ diye çok yüksek sesle bağırıyorum. Başını sallıyor ve bir anda ağzı sikimde ve amı yüzümde; balıklar gibi kıvranıyoruz. Orasının etrafını yalıyorum ve dürüst olmak gerekirse bir an için kendimi aptal gibi hissediyorum çünkü pikap başa alma işini yaparken plak duruyor ve sadece çıkardığımız sesler duyuluyor. Ve birden dilimin, bir duvarın sıvası dökülmüş kısmını boyadığını hayal ediyorum, bu gerçekten güzel bir şey, ama sadece gerçekten güzel. Georgia da gözümün ucuyla görebildiğim kadarıyla bir kemiği kemiriyor ve her şey biraz saçma geliyor gözüme. Onun yaptığı şeyden zevk almaya pek odaklanamıyorum çünkü ona bir şeyler yapmak zorundayım, ortam çok sessiz, bir de şu yalap şalap sesler var ama sonra şarkı tekrar çalmaya başlıyor ve tekrar her şey tamam oluyor. İşte, biraz daha bundan yapıyoruz ve şarkı belki de bir on altıncı sefer tekrar başladıktan sonra sürünerek yüzüme yaklaşıyor ve “Hadi sikişelim” diyor. Üzerine çıkıyorum, gülümsüyor ve Pete Shelley haykırarak şarkı söylüyor.
Doğru deliği çabucak buluyorum ve açıkçası bulduğumun doğru olduğundan emin değilim ama Georgia öyle olduğunu söylüyor ve içine girdiğimde ikimiz de nefeslerimizi tutuyoruz ve gözlerimizi iri iri açmış birbirimize bakıyoruz ve ben “Vay canına” diyorum ve o da “Allahım ya” diyor ve ikimiz de gülüyor gibiyiz, hayatımda hissettiğim en garip his, o yüzden onun için de en azından öyle olmalı. Aynı zamanda bütün dünyanın hayatınız boyunca bu kadar yaygara koparttığı şeyin bu olduğunu ve şimdi nedenini anladığımı düşünüyorum.
Onun üzerinde yatıyorum, sikimin tamamı içine giriyor ve artık ikimiz de çok terliyiz, tükürük (ve çay ve biraz meni) kaplıyız ve birden hareket etmeden duruyoruz. Durumumuz üzerinde düşünüyoruz.
“İçinde olması nasıl bir his?” diyorum.
Georgia, “Bilmiyorum, tamamlanmış, garip, güzel. Sen nasıl hissediyorsun?” diyor.
“Bilmiyoru, sanki birisi bütün derimi çıkarmış da beni sıcak bir banyoya sokmuş gibi.”
“Hareket et, şöyle bak” diyor.
Hareket etmeye başlıyor ve ben de onunla hızlı, çok hızlı hareket ediyorum ve bana “Boşalacağın zaman, boşalıyorum de, boşalacağın zaman” diyor ve ben “Şimdi, şimdi!” diyorum ve boşalıyoruz ve hep dedikleri gibi sarmaş dolaş yatıyoruz.
Bir süre sonra üzerimden uzanarak pikabı müzik tekrar başlamadan hemen önce kapatıyor.
Hala içinde olduğum halde onunla beraber geriniyorum. Etraf sessiz.
Birbirimizin kollarında yatarken, “Bekaretimizi kaybettik” diyor.
“Benden nefret ettiğini sanıyordum” dediğimde, “Ediyorum” diyor.
Onu kolundan yalıyorum ve o da bacağıma vuruyor.
Ve hiçbir şey yapmadan biraz daha yatıyoruz, düşüncelerimize dalıyoruz.
Sonra sikim biraz yumuşamaya başlıyor, “Çıkarayım mı?” diye soruyorum.
“Tamam” diyor. Ben de çok yavaşça çıkarıyorum. İkimizin de hafifçe nefesi kesiliyor. Gerçekten öyle oluyor.
Aletime göz ucuyla baktığımda üzerinde biraz kan olduğunu görüyorum. Bunun normal olduğunu düşünüyorum.
“Savaşlardan geçtin” diyor.
Sikimin başıyla sanki odadaki başka biriymiş gibi konuşuyor resmen.
Onu çok nazikçe tutarak diyor ki, “Siperlerden geçtin.”
(Bu dönem “Birinci Dünya Savaşı’nı işledik).
“Sen, iyi misin, kanlar falan?” diyorum.
O da, “muhteşemim” diyor ve buna bayılıyorum.
Sonra bir sigara yakıyor ve “bu benim ilk koital sonrası sigaram” diyor.
“Koital seks demek, değil mi?”
“Evet” diyor.
Bir süre sonra birbirimize sarılıyoruz. Yatakta uzanmış, öpüşüyor, birbirimizi okşuyoruz; onun sevdiği plakları dinliyoruz, şarkı sözleri hakkında konuşuyoruz, okuldan bahsediyoruz. Kıpırtısız yaz havasında beni evime kadar geçiriyor. Uyuyamayacağımı söylediğimde, “Beni düşünüp, otuz bir çek” diyor. Öyle yapacağımı söylüyorum ama aslında yapmayacağım çünkü oram deli gibi ağrıyor.
Evimin yakınındaki kaldırımın kenarına oturuyoruz.
Annem balkona çıkıyor, hava kararıyor.
Nerede olduğumu deliler gibi merak ettiğini söylüyor bağırarak.
Özür diliyorum, Georgia’yla beraber olduğumu ve onun da Georgia olduğunu söylüyorum.
Annem georgia hakkında her şeyi anlıyor ve gülümsüyor.
“Bir gün biza çay içmeye gelmelisin, Georgia” diyor.
Birbirimize hoşça kal öpücüğü veriyoruz.
“Saçını seviyorum, elbiseni seviyorum, ayakkabılarını seviyorum, bağcıklarını seviyorum, vücudunu seviyorum” diyorum.
“Amelelik yapma” diyor.
Kendimi bütün dünyayı yiyebilecekmiş gibi inanılmaz mutlu hissederek yukarı çıkıyorum.
Georgia’nın uzaklaşmasını izlemek için balkona çıkıyorum ama o hala sigara içerek sokakta duruyor.
Bana bakıp, “B yüzünü dinlemeyi unuttuk” diyor.
“Yarın dinleyelim?” diyorum. “Yarın” diyor. Ve sonra uzaklaşıyor.
Patrick Marber
Annemin bacakları arasında, doğuyordum.
Georgia bunun acayip güzel bir şey olduğunu düşündü.
Sene 1978, mevsim yaz. İkimiz de ondördündeyiz.
Aynı okulda ve aynı sınıftayız.
Benden nefret ediyor. Çünkü benden nefret ediyor.
Üzerinde şunlar var: dizine kadar inen açık yaka keten bir elbise ve bir çift bağcıklı siyah ayakkabı.
İç çamaşırlarının hippilerinkinden olduğunu söylüyor.
Üç elbisesi var: biri siyah, biri pembe, biri de beyaz.
Her ay saçını bu renklerden birine boyuyor.
Aynı zamanda değişik renkli bağcıkları var.
Onun en çok beyaz saçlı, siyah elbiseli ve pembe bağcıklı halini seviyorum.
Okulun kapandığı gün üzerinde bunlar var.
Yeni Buzzcocks single’ını almak için plak dükkanına gittim. Geçen kış “Orgazm Bağımlısı” adında bir single çıkarmışlardı. Albüm kapağının üzerinde çıplak bir kadın kolajı vardı ve kapağın tamamı cart sarıydı.
Kadının göğüslerinde ağızlar ve kafasının yerinde de bir ütü vardı.
Herhangi biri olabilseydim Pete Shelley olurdum.
Ben dükkandan çıkarken, Georgia içeri giriyor.
“Ne aldın?” diye soruyorum.
“Yeni Buzzcocks single’ını” diyor.
“Love You More’u mu?”
Ve o da, “Evet… Buzzcocks sever misin?” diye soruyor.
Ve ben, “Ondan da ötesi, Buzzcocks beni sever” diyorum.
Orası burası eksik olan, komik dişleriyle biraz gülümsüyor ve ben dilimi ağzına kaydırmanın nasıl bir şey olacağını merak ediyorum. Çok güzel değil ama kendine has bir tarzı var ve bu ona çok yakışıyor. Gerçi ben de harika değilim galiba.
Bir şey düşünüyor ve sonra, “Bizim eve gelip plağı dinlemek ister misin?” diyor.
Ben, “Belki” diyorum be o, “Eh, siktir git o zaman” diyor.
Ben, “Belki siktirip giderim” diyorum ve o, “Eğer benimle gelmek istiyorsan şu pub’ın üstünde oturuyorum.” Gösteriyor.
“The Swan’ın orda mı?” diyorum.
“Kenardaki siyah kapıya git ve diyafona basarak ‘Murphy’ de.” Buna karşılık ben de, “Tamam, single’dan ben de alayım da.” Ve o da “Tamam” diyor ve ben “Görüşürüz” diyorum.
Dükkana giriyorum, plağı alıyorum ve aynı zamanda Georgia’ya onda yoksa diye The Adverts’ün “Gary Gilmore’s Eyes”ını alıyorum. B yüzü A yüzünden daha iyi. Adı “Bezgin Gençler” ve şarkının koro kısmı şöyle: “Biz sadece bezgin gençleriz, kendimize yabancı gibiyiz”. Ya da onun gibi bir şey ve şarkının sonunda solist (T.V. Smith), “Biz sadece bezgin gençleriz, kafamızdan bezmişiz, AKLIMIZDAN bezmişiz” diyor ve “aklımız”ı haykırış tarzı gerçekten de çok şiddetli.
Ona bu plağı iki nedenden dolayı aldım: Birincisi, bence bu grubun adını duymuş olmam bile onu oldukça etkileyecek ve ikincisi ön kapaktaki kolajda, “Georgia’daki köylü budalanın teki bana kocaman bir ip parçası bile gönderdi” yazıyor. Neden bilmiyorum. Ama coğrafyadan Georgia’nın Amerika’da bir eyalet olduğunu biliyorum. Bence Georgia adının yazılı olduğunu görmekten hoşlanacak.
Diyafona basıyorum, beni içeri alıyor ve onu uzun, ışıksız merdivenlerde takip ediyorum. Merdivenler eski ve kokuyor, kırmızı muşamba kaplı ve basamaklarda kaymanızı engelleyen çelik kenarlıklar var. Gerorgia yukarı çıkarken dizlerinin arkasındaki kırışıklara bakıyorum.
Mutfağa giriyoruz, buzdolabından iki kutu bira alıyor, birini bana atıyor. Dolap ağzına kadar bira dolu. Kendininkini açıyor, ben de açıyorum ve ikimiz de içiyoruz. Georgia masaya oturmuş ayaklarını sallıyor, ben ise kapıya yaslanmış biramı içiyorum. Pek bir şey konuşmuyoruz.
“Sigaran var mı?” diyor. Ben, “hayır sigara içmem” diyorum. Georgia şaşırmış görünüyor ve koridora doğru “Anne, sende sigara var mı?” diye bağırıyor ve (İrlanda aksanına benzeyen) bir ses, “Evet, gel burda var” diye cevap veriyor.
Evimizde kimse sigara içmez ve her şey temizdir, ayrıca birisini çay içmek için eve çağırdığımda annem, yeterince yiyecek içeceğimiz olduğundan emin olmak için etrafımızda dolanır durur. Georgia masadan kalkıyor ve “Gel de annemle tanış” diyor.
Eski gazeteler, bira kasaları ve siyah çantaların içinde müzik aletleri ve hoparlörlerle dolu bir koridordan geçiyoruz. Halı sanki peynirin üzerindeki küf gibi.
Annesinin odasında perdeler çekili ve annesi yatakta. Televizyon açık ve at yarışı var. Annesi bize sus işareti yapıyor. Yarış bittikten sonra, “Sıçayım be” diyor.
Georgia yatağa oturuyor ve annesini öpüyor. Annesi “Şimdi baban bütün gece iğrenç olacak. Ona birisi “kesin tutacak” bir bahis söyledi ve o da tabakhaneye bok yetiştirirmiş gibi bahisçiye fırladı. Sigara paketini getirsene tatlım, masada.”
Ben Georgia’ya söylediğini sanıyordum ama sonra Georgia ayağa kalkmayınca bana söylediğini fark ediyorum. Masaya gidiyorum. Üzerinde duvara yaslanmış dikdörtgen şeklinde bir ayna olan, yuvarlak, formikadan bir pub masası. Duvar kağıdının üzerinde garip sarı çiçekler var. Annesine sigara paketini uzatıyorum. “The Swan” kibritlerini de veriyorum. “İşte” diyorum, o da, “Otursana” diyor.
Odada hiç sandalye olmadığı için yatağa, Georgia’nın oturduğu tarafın karşısına oturuyorum. Annesi aramızda kalıyor.
Perdelerdeki bir boşluktan güneş içeri giriyor ve odada güneşin değdiği her yer temiz, diğer her yer bulaşık suyuna bulanmış gibi görünüyor.
“Ee, Georgia, arkadaşın kim? Bizi tanıştıracak mısın?” Georgia sigarasını yakıyor.
“Bu” diyor, “arkadaşım Peter Shelley. Peter Shelly, bu, annem.”
Tokalaşıyoruz.
“Tanıştığımıza memnun oldum, Bayan Murphy” diyorum, o da “Bana Claire de” diyor.
Sonra sigarasından bir nefes alıyor ve “Şimdi, bana izin verirseniz bu akşam barı açmadan önce biraz kestirmem gerekiyor. Sizi daha sonra görebilecek miyiz, Bay Shelley?”
“Bilmiyorum, belki.” Bana “Bay Shelley” demesi içimden kıs kıs gülmeme sebep oluyor.
“Eh, biraz daha kalmak istersen çok mutlu oluruz, ne tarafta oturuyorsun?”
“Attlee’de. Parkın diğer tarafında.”
“Atlee’nin çok güzel olduğunu duydum.”
“İyidir.”
“Güzel. Georgia, ona çay koysana. Zayıflıktan uçacak çocuk.”
“Hoşça kal, Peter.”
“Hoşça kalın.”
Mutfağa dönerken Georgia’nın elleri arkasında. Ellerini çabucak üç kere sıkıp açıyor; üç nabız atışı süresince.
Mutfakta çay yapıyor. “Kaç şeker istersin?” diyor ve ben üç tane lütfen diyorum.
Ona annesinden hoşlandığımı söylediğimde, o da hoşlandığını söylüyor. Annesinin her istediğini yapmasına izin verdiğini söylüyor. Ben annemin kendisi ne yapmamı istiyorsa onu yapmama izin verdiğini söylüyorum.
Georgia gülümsüyor ve bana garip bir bakış atıyor.
Ona neden Peter Shelley olduğumu söylediğini sorduğumda, “Çünkü o olmanı istiyorum” diyor ve ben “Ben de” diyorum ve o da, “Oldun işte” diye cevap veriyor.
Odasına gidiyoruz. NME ‘den reklamlar duvarlarında; The Clash, Buzzcocks, Sex Pistols, Siouxsie and the Banshees, Ian Dury, Dead Kennedys’in ve bazı diğer grupların posterleri de. Her yerde plaklar var. Bir askının üzerinde iki elbise duruyor.
Ona The Adverts single’ını veriyorum ve memnun oluyor. Bir saniye için koluma dokunuyor ve sikim kalkıyor. Çok garip bir şey. Bir süre sonra iniyor.
İşte, yatağına oturuyoruz ve fincanları yere koyuyoruz.
Buzzcocks single’larımızı poşetlerinden çıkarıyoruz. Değiş tokuş etmeye karar veriyoruz. Eğlencesi için diyebiliriz. Bu kapağın son ikisinden (“What Do I Get?” ve “I Don’t Mind”dan) daha iyi olduğu konusunda anlaşıyoruz. Kapakta tepeden gözüken dokuz odanın pembe ve mor grafiği var.
Buzzcocks logosu (ikinci Z ilkinin üzerinde) sol alt köşedeki pembe odada. Plak kabının altında büyük harflerle UP36433: SENİ DAHA ÇOK SEVİYORUM yazıyor.
Kabın arkası daha karmaşık: Karikatür bir adam ve kadın hem dokuz odada beraberler, hem de değiller. Hoperlörleri oynatıyorlar… Belki de daha iyi ses almak için. Kim bilir?
Sağ alt köşedeki odada elinde, üzerinde K harfi olan bir tepsi ya da masa tutan bir adam var. Ne düşündüğünü kestirmek zor. Her şey çok gizemli.
Georgia plağı kabından çıkarıyor ve plak yeni olduğundan küçük bir elektrik yaratarak kağıdına yapışıyor. Plağa bakıyoruz.
İlk farkettiğimiz şey ne kadar kısa olduğu: 1.45.
Her zaman “I yüzü” denilen B yüzü 2.49 uzunluğunda. Adı “Noise Annoys”. Georgia plağı parmak uçlarıyla kenarından tutuyor. Tırnaklarını yediği belli ama yine de parmakları güzel görünüyor.
Kibar görünmek için nazikçe çayımı yudumluyorum. Tadı çok kötü. Süt ekşi ve çayın üstünde yüzüyor.
“Sence şarkı hızlı mı yoksa çok hızlı mı olacak?” diyor Georgia. Yavaş olmadıkça benim için fark etmediğini ama çok kısa olduğunu göz önüne alacak olursak muhtemelen çok hızlı olacağını söyledim.
Daha fazla bir şeyler öğrenmek için içindeki spirali inceliyoruz.
Büyük harflerle, “THE CROSSOVER MARKET” kazınmış spiralin içine. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyoruz.
Sonra Georgia, “Hadi dinleyelim şunu” diyor.
Başımı sallıyorum. Ağzım çay dolu. Elini bacağıma koyuyor ve baş parmağı A yüzünde, parmakları da I yüzünde olmak üzere plağı tutuyor. Ona bakıyorum, yüzüm onunkinden beş on santim uzakta ve o diyor ki, “Hepsini yüzüme püskürt.” Başımı hayır anlamında sallıyorum. Bu sırada yanaklarım pörtlüyor ve gülümsüyorum. “Yapamazsın bunu” diyor. Eli şimdi bacaklarımın arasında ve giderek daha yukarı çıkıyor. Çayı yüzüne püskürtüyorum ve sonra yüzünü benimkine gömüyor; sıcak ve ıslak. Ağzı bira ve sigara kokuyor, dilini oraya buraya sallıyor ve ben de aynısını yapıyorum. Dişlerini ve aralarındaki boşlukları hissedebiliyorum ve “Şunları çok seviyorum” diyorum, o “İğrençler” diyor ve ben, “Hayır, onları seviyorum” diyorum. Birbirine dalaşan iki köpek gibiyiz.
Ellerimi ve ağzımı aynı anda istediğim yere kadar götüremiyorum.
Her an boşalabilirmişim gibi hissediyorum ve bunun uygun olup olmadığını bilmiyorum. Meniyi biliyor mu acaba? Bilmesi lazım, “Orgazm Addict”i var onun.
Ondan meni ya da o tür bir şey gelip gelmeyeceğini yarım yamalak merak ediyorum.
Öyle olacağını umuyorum.
Birden ayağa kalkıyor ve plağı takıp, pikabın sesini sonuna kadar açıyor ve tekrar yiyişmeye başlıyoruz.
Plak tekrar tekrar çalıyor çünkü pikabın bunu yapmasını sağlayan bir şeyi var. Dördüncü seferden sonra hızlı, amansız gürültüden daha fazla kelime çıkarabiliyoruz, şarkıya katılıyoruz ve deliler gibi birbirimizin üzerindeyiz.
Onun üzerindeyim, elbisesi beline sıyrılmış ve ayakkabıları ayağında, elimi bacaklarının arasına koyuyorum ve birkaç parmağımı (üçünü) ona sokuyorum, çıkarıyorum ve parmaklarımın tadına bakıyorum. Tanrı bilir, acayip bir tadı var.
Georgia parmaklarımı yaladıktan sonra burun kıvırıyor.
“Ne yapman gerektiğini biliyor musun?”
“Tam değil, sen?” diyorum.
“Hayır, ama durma” diyor.
Elini pantolonuma koyuyor. Aynen kendi yaptığım gibi sıvazlamaya başlıyor ve şok olmuş durumdayım.
Bunu yapmayı nerden biliyor? Nasıl bilebilir?
“Yapma, boşalırım” diyorum ve kulağıma, “Boşal o zaman” diye fısıldıyor.
Ben de boşalıyorum.
Bir kısmını çarşafa siliyor, sonra elini yalıyor ve ben tadına bakabileyim diye beni öpüyor.
“Love You More” boktan hoperlörlerinde bangır bangır çalıyor. Şarkı o kadar gürültülü ve hızlı ki hemen başlayıp bitiyor, sonu çok ani ve üzücü. Pantolonum aşağıda ve elbisesi boynunda, göğsü benimki kadar düz. Müziği bastırmak için kulağına, “Şimdi ne olacak? “ diye çok yüksek sesle bağırıyorum. Başını sallıyor ve bir anda ağzı sikimde ve amı yüzümde; balıklar gibi kıvranıyoruz. Orasının etrafını yalıyorum ve dürüst olmak gerekirse bir an için kendimi aptal gibi hissediyorum çünkü pikap başa alma işini yaparken plak duruyor ve sadece çıkardığımız sesler duyuluyor. Ve birden dilimin, bir duvarın sıvası dökülmüş kısmını boyadığını hayal ediyorum, bu gerçekten güzel bir şey, ama sadece gerçekten güzel. Georgia da gözümün ucuyla görebildiğim kadarıyla bir kemiği kemiriyor ve her şey biraz saçma geliyor gözüme. Onun yaptığı şeyden zevk almaya pek odaklanamıyorum çünkü ona bir şeyler yapmak zorundayım, ortam çok sessiz, bir de şu yalap şalap sesler var ama sonra şarkı tekrar çalmaya başlıyor ve tekrar her şey tamam oluyor. İşte, biraz daha bundan yapıyoruz ve şarkı belki de bir on altıncı sefer tekrar başladıktan sonra sürünerek yüzüme yaklaşıyor ve “Hadi sikişelim” diyor. Üzerine çıkıyorum, gülümsüyor ve Pete Shelley haykırarak şarkı söylüyor.
Doğru deliği çabucak buluyorum ve açıkçası bulduğumun doğru olduğundan emin değilim ama Georgia öyle olduğunu söylüyor ve içine girdiğimde ikimiz de nefeslerimizi tutuyoruz ve gözlerimizi iri iri açmış birbirimize bakıyoruz ve ben “Vay canına” diyorum ve o da “Allahım ya” diyor ve ikimiz de gülüyor gibiyiz, hayatımda hissettiğim en garip his, o yüzden onun için de en azından öyle olmalı. Aynı zamanda bütün dünyanın hayatınız boyunca bu kadar yaygara koparttığı şeyin bu olduğunu ve şimdi nedenini anladığımı düşünüyorum.
Onun üzerinde yatıyorum, sikimin tamamı içine giriyor ve artık ikimiz de çok terliyiz, tükürük (ve çay ve biraz meni) kaplıyız ve birden hareket etmeden duruyoruz. Durumumuz üzerinde düşünüyoruz.
“İçinde olması nasıl bir his?” diyorum.
Georgia, “Bilmiyorum, tamamlanmış, garip, güzel. Sen nasıl hissediyorsun?” diyor.
“Bilmiyoru, sanki birisi bütün derimi çıkarmış da beni sıcak bir banyoya sokmuş gibi.”
“Hareket et, şöyle bak” diyor.
Hareket etmeye başlıyor ve ben de onunla hızlı, çok hızlı hareket ediyorum ve bana “Boşalacağın zaman, boşalıyorum de, boşalacağın zaman” diyor ve ben “Şimdi, şimdi!” diyorum ve boşalıyoruz ve hep dedikleri gibi sarmaş dolaş yatıyoruz.
Bir süre sonra üzerimden uzanarak pikabı müzik tekrar başlamadan hemen önce kapatıyor.
Hala içinde olduğum halde onunla beraber geriniyorum. Etraf sessiz.
Birbirimizin kollarında yatarken, “Bekaretimizi kaybettik” diyor.
“Benden nefret ettiğini sanıyordum” dediğimde, “Ediyorum” diyor.
Onu kolundan yalıyorum ve o da bacağıma vuruyor.
Ve hiçbir şey yapmadan biraz daha yatıyoruz, düşüncelerimize dalıyoruz.
Sonra sikim biraz yumuşamaya başlıyor, “Çıkarayım mı?” diye soruyorum.
“Tamam” diyor. Ben de çok yavaşça çıkarıyorum. İkimizin de hafifçe nefesi kesiliyor. Gerçekten öyle oluyor.
Aletime göz ucuyla baktığımda üzerinde biraz kan olduğunu görüyorum. Bunun normal olduğunu düşünüyorum.
“Savaşlardan geçtin” diyor.
Sikimin başıyla sanki odadaki başka biriymiş gibi konuşuyor resmen.
Onu çok nazikçe tutarak diyor ki, “Siperlerden geçtin.”
(Bu dönem “Birinci Dünya Savaşı’nı işledik).
“Sen, iyi misin, kanlar falan?” diyorum.
O da, “muhteşemim” diyor ve buna bayılıyorum.
Sonra bir sigara yakıyor ve “bu benim ilk koital sonrası sigaram” diyor.
“Koital seks demek, değil mi?”
“Evet” diyor.
Bir süre sonra birbirimize sarılıyoruz. Yatakta uzanmış, öpüşüyor, birbirimizi okşuyoruz; onun sevdiği plakları dinliyoruz, şarkı sözleri hakkında konuşuyoruz, okuldan bahsediyoruz. Kıpırtısız yaz havasında beni evime kadar geçiriyor. Uyuyamayacağımı söylediğimde, “Beni düşünüp, otuz bir çek” diyor. Öyle yapacağımı söylüyorum ama aslında yapmayacağım çünkü oram deli gibi ağrıyor.
Evimin yakınındaki kaldırımın kenarına oturuyoruz.
Annem balkona çıkıyor, hava kararıyor.
Nerede olduğumu deliler gibi merak ettiğini söylüyor bağırarak.
Özür diliyorum, Georgia’yla beraber olduğumu ve onun da Georgia olduğunu söylüyorum.
Annem georgia hakkında her şeyi anlıyor ve gülümsüyor.
“Bir gün biza çay içmeye gelmelisin, Georgia” diyor.
Birbirimize hoşça kal öpücüğü veriyoruz.
“Saçını seviyorum, elbiseni seviyorum, ayakkabılarını seviyorum, bağcıklarını seviyorum, vücudunu seviyorum” diyorum.
“Amelelik yapma” diyor.
Kendimi bütün dünyayı yiyebilecekmiş gibi inanılmaz mutlu hissederek yukarı çıkıyorum.
Georgia’nın uzaklaşmasını izlemek için balkona çıkıyorum ama o hala sigara içerek sokakta duruyor.
Bana bakıp, “B yüzünü dinlemeyi unuttuk” diyor.
“Yarın dinleyelim?” diyorum. “Yarın” diyor. Ve sonra uzaklaşıyor.
Patrick Marber
Friday, March 12, 2010
ırmağa fırlatıldıktan sonra, boğulmadan önce
Ah, ben hızlı bir köpeğim. Hıphızlıyım. Doğru ve hızlı olmayı seviyorum, bunu kabul ediyorum, bunu seviyorum. Hızlı köpekleri bilirsiniz. Köpekler yanınızdan koşarak geçerler ve siz, “Vay be! Amma hızlı bir köpek!” dersiniz. İşte, o benim. Hızlı bir köpeğim.
Huhuuuuuu! Ben hızlı bir köpeğim. Huhuuuuuuuuuu! Bir ara beni izlemelisiniz. En yüksek hızımdayken ne kadar hızlı gittiğimi izleyin bir kere, gerçekten bir şey için harekete geçmem gerektiği zaman, gerçekten yoluma koyulduğum zaman – bazen bir başlıyorum, füze gibi, ağaçların arasından ve çalıların etrafından geçen bir füze gibi ve sonra – hop! – bir çitin, bebeğin, kayanın ya da herhangi bir şeyin üzerinden atlayıveririm çünkü ben hıphızlı bir köpeğim ve bir ceylan gibi zıplarım be.
Huhuuuuuuuu! Ah be abicim.
Bunu seviyorum, bunu seviyorum. Serin havanın tüylerimin arasından geçişini hissetmek için koşuyorum. Soğuk suyun gözlerime gelişini hissetmek için koşuyorum. Çenemin gevşemesini, dilimin ağzımın kenarından sarkmasını hissetmek için koşuyorum ve gidiyorum, gidiyorum, gidiyorum benim adım Steven.
Pizza yiyebilirim. Tavuk yiyebilirim. Yoğurt ve kimyon çekirdekli çavdar ekmeği yiyebilirim. Gerçekten hiç önemi yok. Onlar, “Hayır, hayır, onu yeme, o şey senin için değil, bizim için, insanlar için!” diyorlar. Ben yine de yiyorum, büyük bir hazla yiyorum, yemeği yiyorum ve kendimi iyi hissediyorum ve yaşamaya devam ediyorum ve koşuyorum, koşuyorum ve insanlara bakıyorum ve korkunç gözlerinden ve ağız dedikleri yarıklarından gelen aptal yorumları duyuyorum.
Pencerelerin içini görüyorum. Ne olduğunu görüyorum. Huzurlu birliktelik anlarını görüyorum ama ihaneti de görüyorum ve koşuyorum ve koşuyorum. Onların söylediği herşeyin önemli olduğunu söyleyeceksiniz bana. Ben dinledim ve uzun zaman önce de dinlemeyi bıraktım. Bana önemli olduğunu söyleyin, ben de sizi dinlerim ve ikna olmak isterim. Bana söylenenlerin bir fark yarattığını, o kelimelerin dişe dokunur kelimeler olduğunu ve bir anlama geldiğini söyleyin. Ben ne olduğunu görüyorum. Almanlarla beraber yaşıyorum. Büyük bira bardakları biriktiriyorlar. İyi insanlar. Oğulları öldü. Ben ne olduğunu görüyorum.
Koştuğum zaman bir büyü falanmışım gibi dönebiliyorum. Dönecek bir yer yoksa bile dönebiliyorum. Dönüyorum ve o kadar hızlı gidiyorum ki hala düz gidiyormuşum gibi oluyor. Ağaçların arasından füze gibi geçiyorum, sanki her şeyi alıyormuşum gibi pençelerimi hızla öne uzatıp koşmayı çok seviyorum.
Kahretsin, bütün bunları o kadar çok seviyorum ki!
Bir seferinde bir ırmağın içindeydim. Küçükken ırmağa atılmışım. Bilemiyorsunuz işte. Yüzüyor, neden ırmağa atıldığımı anlamaya çalışıyordum. Altı aylıktım, gözlerim yanıyordu ve su kötüydü. Pençelerimle kulaç atıyordum ve bu yalvarmak gibiydi. İki taraftaki toprak da siyah bir şeritten farksızdı. Gri suyu ve alttaki daha koyu suyu gördüm ve bacaklarım çalışmıyordu, yosun ya da örümcek ağı gibi bir şeye takılmışlardı ve sonra havadaydım.
Yanan gözlerimi açtım ve onu sarı gördüm. Balıkçıyı. Sudan alınmıştım, su altımda kalmıştı. Beyaz plastik teknenin dibinde titriyordum ve onlar bana bıyıklarıyla bakıyorlardı.
Güneşte kurudum. Beni kafesler olan bir yere getirdiler ve günlerce bağırdım. Diğerleri de bağırıyordu. Herkes deliydi. Sonra insanlar, bir araba ve işte yeni bir evdeydim. Yedim, uyudum ve tahtadan duvarlar kuruydu. İki insan ve yan odada uyuyan ve ortalarında bebek evi olan zayıf ikiz kızlar.
Dışarı çıkınca koşuyorum. Taşlarda koşuyorum ve sonra taşlar bitiyor ve ağaçlara geliyorum. Ağaçlarda başka köpekler de var.
Ben en hızlıyım. Thomas gittiğinden beri en hızlı benim. En uzağa da ben atlıyorum. Daha fazla bağırmama gerek yok artık. İnsanların içinde şikayet edip durduğu binaları geçip, onları duyamadığım ağaçlara geliyorum ve bu köpeklerle beraber öylece koşuyorum.
Huhuuuuuuuuuuuu! Burada kendimi iyi hissediyorum, güçlü hissediyorum. Bazen bir makine gibi çok hızlı hareket ediyorum, herşeyi mükemmel çalışan bir makine gibi pençelerim dünyaya öyle basıyor ki sanki onu ben döndürüyorum. Evet be.
Her gün sokakta aynı insanları geçiyorum. Çelik karavanlarında Meksika dürümü satan iki adam var. Onlar mutlu adamlar; müzikleri gürültülü ve bir bileziğin şıngırdaması gibi ses çıkarıyor. Eczanenin dışında mola vermiş kadınlar var, sigara içiyorlar, gülüyorlar, omuzları sallanıyor. Yerde yatan adamın pantolonundaki delikten kabuklu ve kahverengi-mavi kıçı gözüküyor. Kolu bir binanın kapısına doğru uzanmış. O kadar çok uyuyor ki.
Her gece mahalleden geçiyorum, ormana gidiyorum ve diğerleriyle buluşuyorum. Dışarısı gölgeli, bulutlar alçak. Pencerelerin içindeki üzüntüyü görüyorum. Bütün bu insanların binalarından çıkıp çöle taşınmasını istiyorum. Böylece binaları suyla doldurabiliriz. Bu benim fikrim. Binalar suyla dolarsa ya da suyun altında olursa iyi olur. Onları temizleyecek herhangi bir şey olsa iyi olur. Bütün bu binaları temizlemek ne kadar uzun sürerdi. Tanrım, kimse bilmez bunu. Duyduğum seslerin çoğuna dayanamıyorum. Şu insanlar.
İçlerinde tek sevdiklerim çocuklar. Çocukların yanına gidiyorum ve onları yalıyorum. Onlara koşuyorum ve burnumu karınlarına itiyorum. Onların çalışmasını istemiyorum. Onların olduğu gibi kalmasını ve çok çok yavaş olmalarına rağmen benimle koşmalarını istiyorum. Onlar ileri doğru koşarken onların etrafında dönüp duruyorum. Yavaşlar ama kusursuzlar. Neredeyse kusursuzlar.
Binaları geçiyorum. İçeride kadınlar saçlarını kulaklarının arkasına atıyorlar, büyük çocuklar saatlerce aynanın karşısında durup müziğe uymaya çalışarak dans ediyorlar. Babaları, işler düzelene kadar birkaç ay onlarla kalan amcalarıyla satranç oynuyor. Beraber oldukları için mutlular, derken terasın arkasındaki ışığı görüyorum.
Bir terasa çıkmadım ama bir seferinde uçaktaydım ve neden kimsenin bana bir şey demediğini merak ettim. Bulutlar aşağıdan göründüklerinden çok daha büyüleyiciydiler.
Binalar bittikten sonra, trenin sivri uçlu, kara yapraklı ağaçların arasından geçişini görüyorum bazen, bütün yeşil pencereleri ve içerdeki beyaz tişörtlü insanları. Ağaçların arasından izliyorum, tırnaklarımın içindeki toprak çok yumuşak. Bütün bunları, bu treni, bu ağaçları, toprağı, etrafta koşmak için bekleyen köpeklerin kokusunu ne kadar çok seviyorum size anlatamam.
Ormanda yarışlar yapıyoruz ve atlıyoruz. Girişten patikanın başladığı ağaçlara kadar koşuyoruz, koyu karanlık iç kısımdan geçiyoruz, çayıra çıkıyoruz, çayırı geçiyoruz ve sonraki ağaçlara giriyoruz, derenin üzerinden atlıyoruz, dere boyunca gidiyoruz ve otobana varıyoruz.
Bu gece serin, neredeyse soğuk. Ne yıldızlar var ne de bulutlar. Hepimiz güçsüzüz ama koşu var. Patikadan yavaşça koşarak ilerliyorum ve diğerlerini görüyorum. Bu akşam altı köpeğiz – Edward, Franklin, Susan, Mary, Robert ve Victoria. Onları gördüğümde aynı anda hepsine aşık olmak istiyorum. Hepimizin beraber olmasını istiyorum; onların yanında olmak kendimi o kadar iyi hissettiriyor ki. Havanın serinlemesinden konuşuyoruz. Ormanın birbirimize sokulunca sıcak olduğundan bahsediyoruz. Birkaçı dışında bütün köpekleri tanıyorum.
Bu gece Edward’la yarışıyorum. Edward bir bulteriyer ve güçlü ve hızlı, ama gözleri o kadar çok kazanmak istiyor ki bizi korkutuyor. Onu pek iyi tanımıyoruz ve çok yüksek sesle gülüyor ve sadece kendi şakalarına. Dinlemiyor; konuşmak için bekliyor.
Rotamız basit. Girişten koyu karanlık iç kısma geliyoruz, çayıra çıkıyoruz, çayırı geçiyoruz ve sonraki ağaçlara giriyoruz, dere boyunca gidiyoruz, sonra su borusunun üzerindeki boşluktan atlıyoruz, dere boyunca gidiyoruz ve otobana varıyoruz.
İşin zor kısmı su borusunun üzerinden atlama. Dere boyunca koşuyoruz, sonra derenin üstündeki set yükseliyor, yani derenin yaklaşık üç dört metre üzerinde oluyoruz, beş altı metreye kadar çıkıyoruz. Sonra derenin kenarı yaklaşık bir bir buçuk metre yüksekliğinde bir su borusuyla kesiliyor, yani derenin kenarı beş buçuk metre yükseklikteyken arada üç buçuk metre bir boşluk oluyor ve bizim koşarak bu boşluğun üzerinden atlamamız gerekiyor. Koşmamız ve bunu başarmak için güçlü olmamız gerekiyor.
Derenin kenarında, bu borusunun etrafında, toprakta, yosunlarda ve sert kabuklu, gri yapraklı ağaçların dallarında sincaplar var. Sincapların söyleyecek şeyleri oluyor; biz atlamadan önce ve sonra konuşuyorlar. Bazen biz atlarken konuşuyorlar.
“Çok komik koşuyor.”
“Karşıya geçemeyecek o kız.”
İndiğimizde bir şeyler diyorlar.
“İstediğim kadar iyi inmedi yere.”
“O kız kötü iniş yaptı. İnişi kötü olduğu için kızgınım.”
Boşluğun üzerinden atlayamayıp, kumlu dere kenarına düştüğümüzde sincaplar başka şeyler söylüyor ve gözleri mutlulukla doluyor.
“O kızın boşluğun üzerinden atlayamaması beni güldürüyor.”
“O düştüğü ve görünüşe göre acı çektiği için çok mutluyum.”
Sincapların bizi neden izlediğini ya da bizimle neden konuştuklarını bilmiyorum. Boşluğun üzerinden atlamaya çalışmıyorlar. Atlamak ve zıplamak o kadar iyi geliyor ki – koşup zıpladığımızda kazanmasak ya da boşluktan düşsek bile çok iyi geliyor – ve işimiz bittiğinde sincaplar o küçük, gergin sesleriyle bizimle ve birbirleriyle konuşuyorlar.
Sincaplara bakıyoruz ve onların neden orada olduğunu merak ediyoruz. Onların bizimle koşmasını ve atlamasını istiyoruz ama onlar bunu yapmıyorlar. Oturuyorlar ve bizim yaptığımız şeyler hakkında konuşuyorlar. Bazen bunları daha fazla kaldıramayıp öfkeden çıldıran bir köpek, ağzıyla bir sincap yakalıyor ve onu parçalıyor. Ama ertesi gece bütün sincaplar geri dönüyorlar, daha fazla olarak. Hep daha fazla oluyorlar.
Bu gece Edward’la yaarışacağım ve kendimi iyi hissediyorum. Gözlerim kendilerini iyi hissediyor, sanki hiçbir şey yapmadan her şeyi görecekmişim gibi. Ben renkleri sizin jet uçaklarını duyduğunuz gibi görüyorum.
Dere boyunca koşarken kendimi güçlü ve hızlı hissediyorum. İkimiz için de koşacak yer var ve dere boyunca koşmak, Edward’la beraber koşmak ve sonra atlamak istiyorum. Tek görebildiğim bunlar, atlayış, aşağıdaki mesafe, beni boşluğun üzerinden geçirecek zıplama hareketi. Kahretsin, bazen sadece bu hissi duymak istiyorum.
Bu gece koşuyorum ve Edward koşuyor, onun kendisini zorladığını ve pençelerinin yere basışını görüyorum ve sanki ikimiz de aynı şeye ulaşmaya çalışıyor, aynı şey için ileri doğru atılıyor gibiyiz. Ama koşuyoruz ve koşuyoruz ve ikimiz için de koşacak yer var ve bizden sonra dere yatağındaki bu toprakta koşacak başkaları olacak ve bu koşu burada her zaman sürecek.
Edward koşarken beni dürtüklüyor. Edward beni itiyor, bana çarpıyor. Benim tek istediğim koşmak ama o bağırıyor ve bana vuruyor, beni ısırmaya çalışıyor. Ona eğer ikimiz de çarpma ya da ısırma olmadan sadece koşar ve atlarsak daha hızlı koşacağımızı ve daha ileriye atlayacağımızı söylüyorum. Daha güçlü olacağız ve daha güzel şeyler yapacağız. Beni ısırıyor, bana çarpıyor ve koşarken bana bağırıyor. Viraja geldiğimizde beni büyük ağaca doğru itiyor. Yana doğru kayıyorum ama dengemi buluyorum ve koşmaya devam ediyorum. Onu çabucak yakalıyorum çünkü ben daha hızlıyım ve onu geçiyorum, düzlüğe geliyoruz, hızlanıyorum, her yerden güç topluyorum, etrafımda yaşayan her şeyin enerjisini kendime çekiyorum, bu enerji ben ileri doğru atıldıkça pençelerimden toprağa geçiyor, bütün hızımı topluyorum ve boşluğu görüyorum. İki uzun adımdan sonra zıplıyorum.
Bunu bir ara yapmalısınız. Bir roketim. Boşluğun üzerindeki zamanım bir ömür. Bir bulutum, o kadar yavaşım ki, uyku gibi zarif ve mağrur hareket eden yavaş bir bulut oluyorum bir an için.
Sonra herşey hızlanıyor ve yapraklar ve siyah toprak bana geliyor ve yere inip yalpalıyorum, pençelerim toprakla ve kumla doluyor. Boşluğun yarım metre ötesine düşüyorum ve sonra dönüp Edward’ın atlamasına, Edward’ın boşluğa bakan, benim durduğum tarafa bakan yüzüne ve çimenlerin üzerindeki sabit gözlerine ve bütün gücünü kullanışına bakıyorum, sonra düşüyor, ancak ön pençeleri dere kenarına geliyor. Tutunmaya çalışırken bağırarak bir şeyler söylüyor, gözleri vücudunun geri kalanını çekmeye çalışıyor ama kayarak aşağı düşüyor.
Bir şeyi yok ama geçmişte başkaları yaralanmıştı. Yıllar önce Wolfgang adında bir köpek burada öldü. Diğer köpeklerle ben Edward’a yardım etmek için aşağıya atlıyoruz. İnliyor ama beraber koştuğumuz için ve atladığı için mutlu.
Sincaplar bir şeyler söylüyor.
“İyi bir atlayış değildi.”
“Korkunç bir atlayıştı.”
“Atladığında yeteri kadar kararlı değildi.”
“Kötü iniş.”
“Berbat iniş.”
“Kötü inişi beni çok kızdırıyor.”
Yarışın geri kalanını tek başıma koşuyorum. Bitiriyorum, geri geliyorum ve diğer yarışları izliyorum. İzliyorum ve onların koşmasını ve atlamasını izlemekten çok zevk alıyorum. bu bacaklara ve bu yere sahip olduğumuz için, kaslarımız hızla çalıştığı için, damarlarımızdaki kan hızla aktığı için ve her şeyi görebildiğimiz için şanslıyız.
Yarıştan sonra eve gidiyoruz. Köpeklerin bir kısmı otobanın diğer tarafında, daha fazla toprak olan yerde yaşıyor. Birkaçı benim tarafımda yaşıyor, onlarla beraber ağaçların arasından geçip girişten çıkıyoruz ve içlerinde mavi ışıkların oynaştığı binalarla sokaklara dönüyoruz. Onlar da benim gibi biliyorlar. Camın arkasında kadınlarla erkeklerin konuştuklarını ama hiçbir şey söylemediklerini biliyorlar. İçeride çocukların tahta yerlerde oyuncaklarını ittiklerini biliyorlar. Ve yataklarında insanların yorganlarına uzanıp, onları çekiştirdiklerini, ayaklarıyla itelediklerini biliyorlar.
Kapıyı tırmalıyorum ve kısa bir süre sonra kapı açılıyor. Kırmızı geceliğin altında çıplak beyaz bacaklar. Beyaz deriden siyah saçlar dökülüyor. Yemeği yiyorum, yatak odasına gidiyorum ve onların uyumasını bekliyorum. Yeni açılmış pencereden içeri giren serin ve tanıdık kokuyu hissederek yatağın dibinde, ayaklarının üzerinde uyuyorum. Yan odada zayıf ikizler bebek evlerinin iki yanında uyuyorlar.
Ertesi gece ormana doğru tek başıma yürüyorum. Köşede bir grup adamın sarhoş sarhoş şarkı söylediğini görüyorum, sesleri, yaşlı ve sarhoş ağızlarından çıkan kusursuz havayı güzelleştiriyor ve parlatıyor. Oturuyorum ve beni fark etmelerine kadar onları izliyorum.
“Def ol git burdan, salak köpek.”
Binaların bittiğini görüyorum ve trenin dalların arasından geçmesini bekliyorum. Bekliyorum ve şarkı söylemelerini neredeyse hala duyabiliyorum. Bekliyorum ve daha fazla beklemek istemiyorum, ama ne kadar beklersem bekleyeyim tren gelmiyor. Önümde bir karganın zıpladığını görüyorum, kafası paranoyakça dönüyor. Sonra trenin sesi, kendisinin görülemediği, ormanın karanlık kısmından geliyor, sonra tren görünüyor, daha ince ağaçlardan hızla geçip gidiyor, parıldayan yeşil kareleriyle ve içindeki beyaz tişörtlü vücutlarıyla. Kendimi bu görüntünün bir parçası kılmak istiyorum. Buna layık olduğuma inanamıyorum. Bunu daha fazla hissetmek için gözlerimi kapamak istiyorum ama sonra gözlerimi kapamamam gerektiğini fark ediyorum. Gözlerimi açık tutuyorum, bakıyorum ve sonra tren gidiyor.
Bu gece Susan’la yarışıyorum. Susan küçük bir av köpeği, hızlı ve siyah gözleriyle çok güzel. Yarış başlıyor, girişten, siyah koyu iç kısma geçiyoruz ve sonra çayıra çıkıyoruz. Çayırda nefes alıyoruz ve bir kısmı gözüken ayın ışığını hissediyoruz. Sırtlarımızın keskin gölgeleri uzun, gri-yeşil çimenlerin arasında örümcek gibi süzülüyor. Koşuyoruz ve birbirimize gülümsüyoruz; çünkü ikimiz de bunun ne kadar iyi olduğunu biliyoruz. Belki de Susan kardeşimdir.
Sonra ikinci orman yaklaşıyor ve ormana sanki seks yapar gibi dalıyoruz, dönüşlerden ve Edward’ın beni ittiği virajdan geçiyoruz ve dere boyunca koşuyoruz. Beraber koşuyoruz ve aslında yarışmıyoruz. İkimiz de diğerinin daha hızlı, daha iyi koşmasını istiyor. Birbirimizin hareketlerine ve gücüne aşık olarak birbirimizi izliyoruz. Belki de Susan annemdir.
Sonra boşluktan önceki düzlük geliyor. Artık atlamadan önce kendi bacaklarımızı, kaslarımızı ve zamanlamamızı düşünmeliyiz. Susan bana bakıyor ve tekrar gülümsüyor, ama yorgun görünüyor. İki uzun adımdan sonra atlıyorum ve sonra arkadaşlarımın, diğer güçlü köpeklerin yüzlerine bakan yavaş bir bulut oluyorum, sonra sert zemin bana yaklaşıyor, iniyorum ve onun çığlığını duyuyorum. Döndüğümde onun boşluktan düşen yüzünü görüyorum ve boşluğa koşuyorum. Robert ve Victoria onun yanına inmişler bile. Susan’ın bacağı kırılmış ve eklem yerinden kanıyor. Bağırıyor ve sonra olan bitenin farkında olduğundan acıyla inliyor.
Sincaplar yukarıda konuşuyorlar.
“Eh, görünüşe göre layığını buldu.”
“Atlarsan başına gelecek budur.”
“Eğer iyi bir atlayıcı olsaydı bu olmazdı.”
Bazıları gülüyor. Franklin kızgın. Yavaşça onların oturduğu yere gidiyor, sincaplar hareket etmiyor. Bir tanesini çenelerinin arasına alarak kapıyor ve bütün kemiklerini kırıyor. Sesleri sürekli duyuluyor, ama onların ne kadar küçük, kafaları ve kemiklerinin ne kadar ufak olduğunu unutuyoruz. Diğer sincaplar kaçışıyor. Franklin sincabın kırık bedenini yavaşça akan suya atıyor.
Eve gidiyoruz. Sırtımda Susan’la binalara doğru gidiyorum. İçinde mavi renkler oynaşan pencereleri ve takır tukur müzikli karavandaki adamları geçiyoruz. Onu eve götürüyorum ve içeri alınana kadar kapısını tırmalıyorum. Eve gidiyorum ve bebek evli zayıf ikizleri görüyorum, yataklı odaya gidiyorum ve onlar gelmeden uyuyakalıyorum.
Ertesi gece ormana gitmek istemiyorum. Birisinin düşüşünü göremiyorum, sincapları duyamıyorum ve Franklin’in onları çeneleriyle ezmesini istemiyorum. Evde kalıyorum ve pijamalı ikizlerle oynuyorum. Beni bir yastık yüzünün üstüne koyuyorlar ve koridorda sürüklüyorlar. Hız hoşuma gidiyor ve onlar kıkırdıyorlar. Döneceğimiz yerlerde kapı çerçevelerine çarpıyorum ve onlar gülüyorlar. Onlardan uzağa, sonra da onlara doğru koşuyorum ve koşarak bacaklarının arasından geçiyorum. Çığlıklar atıyorlar, bunu seviyorlar. Bu ikizlere çok derinden ihtiyaç duyuyorum ve onların benimle beraber burayı terk edip koşmalarını istiyorum. Bu gece onlarla kalıyorum ve sonra günlerce evde kalıyorum. Pencerelere yaklaşmıyorum. Ev sıcak, daha fazla yemek yiyorum ve onlar televizyon izlerken onlarla oturuyorum. Bir hafta boyunca yağmur yağıyor.
On gün sonra tekrar ormana gittiğimde, Susan’ın bacağını kaybettiğini görüyorum. Bütün köpekler orada. Susan’ın üç ayağında ve omzunda bir bandaj var. Gülümsemesi yeni ve daha kırılgan. Dışarısı soğuk, rüzgar acımasız ve içimize işliyor. Mary yağmur yüzünden derenin taştığını ve akıntının çok hızlandığını söylüyor. Su borusunun üzerindeki boşluk artık daha geniş, o yüzden atlamamaya karar veriyoruz.
Franklin’le yarışıyorum. Franklin, Susan’ın bacağı yüzünden hala öfkeli; ikimiz de böyle şeylerin olabileceğine, onun bir bacağını kaybettiğine ve artık gülümsediğinde ölmeyi istermiş gibi göründüğüne inanamıyoruz.
Düzlüğe geldiğimizde kendimi çok güçlü hissediyorum ve koşmaya devam edeceğimi biliyorum. Başarabileceğimden emin değilim ama uzağa, daha önce atladığımdan daha uzağa gidebileceğimi ve bulut gibi süzüleceğimi biliyorum. Süzülmeyi o kadar çok istiyorum ki.
Koşarken sincapları ve karşıya geçemezsem söyleyecekleri kelimeleri şimdiden hazırlayan ağızlarını görüyorum. Düzlükte Franklin duruyor ve durmam gerektiğini söylüyor bağırarak, ama birkaç uzun adım kalıyor, daha önce kendimi hiç bu kadar güçlü hissetmedim o yüzden zıplıyorum, evet zıplıyorum. Uzun süre süzülüyorum ve her şeyi görüyorum. Yatağımı ve arkadaşlarımın yüzlerini görüyorum ve görünüşe bakılırsa şimdiden biliyorlar olacağı.
Kafamı vurduğumda bu barizdi. Kafamı vurdum ve kısa bir süre için hala görebildim –Susan’ın yüzünü, kocaman kocaman açılan gözlerini gördüm, üzerimde zig zaglar yapan bazı dallar gördüm ve sonra akıntı beni aldı ve suya battım.
Düştükten ve görünürden kaybolduktan sonra sincaplar konuştu.
“O atlayışı yapmamalıydı.”
“Kafasını çarpıp suda kaybolduğunda gerçekten de salakça gözüktü.”
“Aptaldı.”
“Yaptığı her şey işe yaramazdı.”
Franklin kızgındı ve beş altı tanesini ağzıyla kapıp onları ezdi ve hepsini sırayla sağa sola fırlattı. Diğer köpekler Franklin’i izlediler; hiçbiri sincap öldürmenin kendilerini mutlu edip etmeyeceğini bilmiyordu.
Öldükten sonra beklemediğim pek çok şey oldu.
Önce uzun bir süre orda, vücudumun içindeydim. Altı gün boyunca ırmağın dibinde, dal ve kütüklerden oluşan bir çalılığın içinde sıkışmış olarak kaldım. Ölüydüm, ama hala oradaydım ve gözlerimin dışından görebiliyordum. Vücudum sanki sıcak ve geniş bir çantaya benziyordu ve onun içinde hareket edebiliyordum. Sıcak, geniş çantanın içinde uyuyor, sanki deri ve tüyden yapılma küçük bir evmiş gibi içinde dönüyordum. Arada sırada çantanın gözlerinden dışarıda, ırmakta ne olduğuna bakabiliyordum. Pis su yüzünden hiçbir zaman çok bir şey göremedim.
Gençken bir adam beni dövüşmediğim için ırmağa, farklı bir ırmağa fırlatmıştı. Dövüşmek zorundaydım, tekmeledi, kafama vurdu, beni saldırgan yapmaya çalıştı. Bana neden tekme attığını, vurduğunu bilmiyordum. Onun mutlu olmasını istiyordum. Sincapların da atlamasını ve biz köpekler gibi mutlu olmalarını istiyordum. Ama onlar bizden farklıydılar ve beni ırmağa atan adam da farklıydı. Hepimizin aynı olduğunu sanıyordum ama ölü vücudumun içinde, bulanık ırmak dibine bakarken, bazılarının koşmak istediğini, bazılarının koşmaktan korktuğunu, belki de bu yüzden kırgın ve öfkeli olduklarını anladım.
Irmağın dibindeki kırık bir çuvaldan ibaret olan vücudumda uyudum ve neler olacağını düşündüm. İçerisi karanlık, küflüydü, nefes almak zordu. Kendi kendime şarkı söyledim.
Altıncı günden sonra uyandım, etraf parlaktı. Geri döndüğümü biliyordum. Gevşek bir çuval yerine önceden olduğu gibi, kendiminki gibi bir vücudun içindeydim; aynıydım. Durdum ve kocaman bir düğün çiçeği tarlasında buldum kendimi. Kokularını duyabiliyordum ve aralarından yürüdüm, gözlerim geniş bir sarı çizgi bulantısıyla aynı seviyedeydi. Bulanık sarının muazzamlığından kafam ağırlaştı. Tekrar böyle nefes almaya ve her şeyi görmeye bayılıyordum.
Buradakiyle oradaki her şeyin hemen hemen aynı olduğunu söylemeliyim. Orada daha çok tepe, daha çok şelale var ve yürüyorum ve geri dönmek zorunda değilim. Yürüdükçe yürüyorum ve yorulduğumda uyuyabiliyorum. Uyandığımda yürümeye devam edebiliyorum, başladığım yeri hiç özlemiyorum ve evim yok.
Şimdilik kimseyi görmedim. Ayağımın altında zımpara kağıdı hissini veren betonu ya da uyuyan adamların ellerini uzattığı binaları özlemiyorum. Bazen diğer köpekleri ve koşmayı özlüyorum.
Büyük sürpriz ise, görünüşe bakılırsa Tanrı’nın güneş olması. Üzerinde düşünecek olursanız mantıklı geliyor. Daha önce neden anlamadığımızı ise bilmiyorum. Güneş her gün orada yanıyor, bizimki ve diğer gezegenler onun etrafında dönüyor ve o sürekli özür diliyordu ve biz onun Tanrı olduğunu düşünmedik. Neden hem bir tanrı hem de bir güneş olsun ki? Tabii ki güneş Tanrı. Basit, güzel.
Bence önceki hayatta herkes keyifsizdi, çünkü bunu bilmek istiyorlardı yalnızca.
Dave Eggers
Monday, March 08, 2010
kırmızı

Burnumu yanaklarında gezdiriyorum. Olabildiğince yavaş. Zaman durmuş olabilir, kimse farketmeyebilir. O anı içime çekmek ister gibi usul ve derin bir nefes alıyorum. Saçlarının kokusunu özlediğimi farkediyorum. Gülümsüyor. Ona bakmadığım halde bunu biliyorum. Onu görmeyeli yıllar oldu. Aslında hiç görmediğimi düşünmeme yetecek kadar uzun yıllar. İkimiz de dışındayız şimdi zamanın. Nerede olduğumuzu farketmeyecek kadar. bir süre öylece yerde uzanıyoruz. Bu, oldukça uzun bir süre.
Bir durakta görüyorum onu. Herkesin aynı aracı beklediği kalabalık duraklardan biri. Öğle vakti, ama hava kapalı ve soğuk. Dikkatli baktığınızda havada uçuşan pamuk tanelerini görebildiğiniz bir gün. Gözlerimi ondan alamıyorum. Etrafımda insanlar olmasına rağmen kendimi kaybetmiş olmalıyım. Kendime geldiğimde yaşlı bir adam bana o herkesin beklediği aracın burdan geçip geçmediğini soruyor. Kulağıma bir karıştan az mesafe uzakta ve bağırarak. Cevap veriyorum, en azından ben öyle yaptığımı düşünüyorum, ama o tekrar aynı soruyu soruyor. “evet” diyorum. “tamam” diyorum ama sözlerimden bir şey anlamıyor. Kendimi kaybettiğimi farkettiğim an bu. Dönüp tekrar baktığımda hala orda duruyor. Bir gündüz düşü görüyorsunuz, ama birisi sizi uyandırıp gerçek hayata çektikten sonra bile düşünüz devam ediyor. yüzkırkiki santimetre uzağımda, ve gözlerini yoldan ayırmadan arabayı bekliyor. Kendime gelmek için bakışımı yere çevirip durağın etrafında bikaç metre gidip geliyorum. Gerçekten üç boyutlu olduğundan emin olmak için belki de bilmiyorum. Tekrar uykuya dalıyorum ve uyandığımda hala (nerdeyse yüzkırkikisantim) yanımda, oturuyor ve ben ayaktayım ve gözlerim ondan başka hiçbişeye bakamıyor! Bunun bi kabusa dönüşmeyeceğinden emin olmak için etrafımdakilere bakıyorum, ama yaşlı adamlar ve yaşlı kadınlar ne onun ne de benim farkımızdalar. Adamlardan birini kendi yaşlı halime benzetince ürperiyorum. Hemen yanındaki yaşlı kadının yanaklarının kırmızılığı beni rahatlatıyor. O’nun hemen karşısında, neredeyse el ele tutuşarak oturuyorlar. Sanki bunu göstermek için, kırmızı yanaklı kıza. Ama o gözlerini ayırmadan yola bakıyor ve bekliyor. Ne benim, ne yaşlı çiftin ayırdında.
Ve şimdi siktiğimin bi ibnesi aramıza giriyor; turuncu kafalı ve kesinlikle uyuz bi tip. Wayne Rooney’e benziyor; onu gördüğünüz yerde gebertmek isterdiniz. Böyle bi tipi var. Sinirlerime hakim olmaya çabalıyarak biraz yana kayıyorum ve yine cennetimdeyim. Yanaklarından gözlerimi alamıyorum. Kırmızılık elmacık kemiğinin altından kulaklarına doğru uzanıyor. Dudaklarının aşağıya kıvrımı onu mahçup ve kırılgan gösteriyor. Ama güzelliğinin farkında olduğunu söyleyebilirsiniz. Çünkü o yaşlı çift dışında araçtaki herkes onun farkında. Ya da bi an bana öyle geliyor. Rüyama başka adamların girmiş olması fikrine küfredip ona bakmaya devam ediyorum. Kirpikleri inanılmazlar.. kumral saçlarına inat siyah ve uzun kirpikleri gözlerine ihtişamlı bi tehlike veriyor. Teninin beyazıyla şimdi soğuktan ve belki o adını koyamadığım halinden kızarmış yanakları muhteşem bir pembe yaratıyor ve siz bu pembeyi yanaklarından saçlarına kadar izlerken zamanı unutuyorsunuz. O mükemmel değil. Ama belki de büyüsü burda. O, o kadar iyi ki ondan nefret edebilecek bir kadın olamaz. O, o kadar iyi ki hiçbir adam onu kıramaz. Kristal kaleler kadar dokunulmaz oturuyor karşımda. Hala farkımda değil benim. “eski karım, eski karım” diye geçiriyorum içimden. Gözlerim yanıyor. Beni hala görmedi ve bu canımı yakıyor. Çünkü bugün sadece ben acı çekeceğim. Bu çok canımı yakıyor çünkü onu bir daha göremeyebilirim.
Şimdi bir başka orospuçocuğu aramızda ve bu seferki puştun sol omzu onu tamamen kapatıyor. Canım sıkılıyor ve adama ters ters bakıyorum. Ama adamın kıçı bana dönük olduğundan bi bok anlamıyor ve ben “insanlar neden hissedemiyor” diye kendi kendime soruyorum ve evet tekrar görüyorum onu. Günışığının uyuşturucunuz olduğunu düşünün. Kim şemsiye taşırdı ki?
İçim çok acıyor. Yaşadıklarım öyle büyük ki bu son 3 dakika için –ya da 3 yıl- onu asla affetmeyebilirim. Zaman kavramım yok oldu ve bunun tek nedeni o. “eski karım.. eski karım..” Onu bir daha göremeyeceğimin farkındayım. Artık olmaz. Beni farketmesini istiyorum ve gözlerimi kapatıp onunla konuşuyorum. Beni duyduğuna inanmak istiyorum çünkü bu beni –tekrar- koyduğu yerde herşey mümkün! Ama gözlerimi açtığımda o hala dosdoğru karşısında akan yola bakıyor ve yolun sonuna gelmek üzereyiz. Kulağımda son kez o şarkıyla onu birkaç dakika daha izlemeyi istiyorum, ama şarkı başladığında çoktan araç fazlaca dolmuş oluyor ve artık onu göremiyorum. Bu onun da beni görmeyeceği anlamına gelir. Bu onu son görme şansım, bunun farkındayım. Cesaret edemiyorum, korkuyorum ve bi zamanlar beraber dinlediğimiz parçayı yine –belki bininci kez- yalnız dinliyorum onun baktığı yanımızdan akan yola bakarak. Bazı geceler bu şekilde ayı izlerdim onu düşünerek. Dünyanın neresinde olursa olsun aynı anda Ay’a bakmak bizi birleştirebilirdi. Şimdi araç hızla ineceğim durağa yaklaşıyordu ve o devam edecekti. Böyle ayrılacaktık. Onun haberi bile olmadan bırakacaktım onu bu sefer. Kapıya ilerledim. Tam arkamdaydı. Beni görüp tanımış olabilirdi belki –bilmiyorum. Ama ben dönüp bakmayacaktım artık tekrar. Bu defterin burada kapanması gerekiyor. Ve kapı açılıyor adımımı boşluğa attığım gibi kafamı çevirip bir kere daha bakıyorum ve önümü göremeyip sendeliyorum ama o görmedi bunları ve ben indim çoktan ve yine midem ağrıyor ve kulaklarım yanıyor ve gözlerim acıyor ve kendimi eve atıp beni bıraktığı yere dönüyorum ve bunu sadece o biliyor –bana sağlam bi vuruş hazırla dostum çünkü buna gerçekten ihtiyacım var çünkü yığılıp kalmak üzereyim kederden ve gözlerim sulanıyor ve sonunda vuruşumu alıyorum ve bu herzamankinden beter ve ben harika hissediyorum ve pamuktan bi yatağa usulca düşüyorum ve burnumu yanaklarında gezdiriyorum olabildiğince yavaş –zaman durmuş olabilir
anı içime çekmek ister gibi derin bir nefes alıyorum ve bir süre yerde öylece uzanıyoruz –oldukça uzun bi süre
Monday, March 01, 2010
suskunluk uzun sürdüğünde zor oluyor onu bozmak. kıyamıyorsunuz sessizliğe. beli ince saçı uzun bir kadın gibi. kristale dönüyor ellerinizde. bırakmaya kıyamıyorsunuz yerler soğuk belki de.
hissetmemekten değil bu seferki deniz. önceki sabah uykumdan ellerimin acısıyla uyandım. yastığım kan olmuştu. geberene kadar içmiştim. sızana kadar duvarları yumruklamıştım. o gece pek uzağımda durmuyor. o gece hiç bir zaman uzağımda değil. ellerim hala yaralı. ben hala atamadım öfkemi. suskunluk yeterince uzun sürdüğünde
beter oluyor boşalması
suskunluk uzun sürdüğünde
bitmiyor savaşması
hissetmemekten değil bu seferki deniz. önceki sabah uykumdan ellerimin acısıyla uyandım. yastığım kan olmuştu. geberene kadar içmiştim. sızana kadar duvarları yumruklamıştım. o gece pek uzağımda durmuyor. o gece hiç bir zaman uzağımda değil. ellerim hala yaralı. ben hala atamadım öfkemi. suskunluk yeterince uzun sürdüğünde
beter oluyor boşalması
suskunluk uzun sürdüğünde
bitmiyor savaşması
Saturday, January 23, 2010
Monday, January 11, 2010
kafamı dağıtmaya çalışıyorum. bu kadar.
dream theater scenes from a memory. bütün günün duygusallıklarına, bütün o kasılmalara, bütün nefretine, kritikliğine ve her siktiğim önemli anına bu günün! aklıma o cuma nerden geldi bilmiyorum. öğlesonrası güneşinin içeriye girişi. üstümde üniforma. ve kulağımda yine bu albüm. onyedimdeyim. kalın ve karartılmış okul camına alnımı vermiş sıcağı içime çekiyorum. bütün hüznümü ve sinirimi bu albümle atıyorum. saatlerce. günlerce. zaman durduğuna göre, asırlarca.
o zaman da sorumluydum O'na, bugün de. bu siktiğimin şehriyle işim biter bitmez O'na gidecektim. huzuruna. dua edecektim. yıllar sonra. bu yüzden yağmur yağdı bu sabah. ıslandı sokaklar geceden ve temizlendi soğuktan. ben O'na doğru yola çıktığımı gördüm. o topraklara, en fazla 35 yıl sonra içinde olacağım üç-beş metrekare toprak. demir atacağım toprak liman.
sadece kafamı dağıtmaya çalışıyorum. içim susmuyor. özür dilerim, sözümü tutamadım sana Oğlum.
Friday, January 08, 2010
gdg

turkmen sigaralarinin kenarlarinda kelimesi kelimesiyle şu yazı bulunuyor;
KAMILLIK YAŞYNA YETMEDIKLERE SATMAK GADAGAN !
her şey güzel, anlayabildiğimiz için inceden bi keyif bile alıyoruz ama o kelime?! o kelime.. ?!! GADAGANNN!! vurguyla anlam bi arada! sanki adamı DADAN! DADANN!! vurur gibi.. GADAGAN ULAN!! (skeriz diyor inceden)
Monday, December 21, 2009

Ah, Evelyn ve Vivian, ikinizi de seviyorum, hüzün verici hayatlarınız için seviyorum sizi, sabaha karşı eve dönüşünüzdeki anlamsız sefalet için seviyorum. Siz de yalnızsınız, ama Arturo Bandini gibi değilsiniz, ne balık ne de kuş. İşte şampanyanız, çünkü ikinizi de seviyorum, seni de Vivian, ağzın tırnaklarla kazınmış gibi görünse, yaşlı çocuk gözlerin kanla yazılmış çılgın sonelerde yüzse de.
Subscribe to:
Posts (Atom)

+copy+copy.jpg)
