Thursday, September 15, 2011

ismail


..


“Bir gün (İsmail anlatmaya başladı ) tanrılar her zamanki gibi dünyanın yönetimiyle ilgili değerlendirme yapıyorlardı ve içlerinden biri şöyle dedi: ‘Bir süredir üzerinde düşündüğüm bir yer var; geniş ve hoş bir savana. Buraya çok sayıda ağustos böceği gönderelim. Böylelikle yaşam ateşi onlarda ve onlarla beslenecek olan kuş ve kertenkelelerde müthiş surette büyüyecek ve bu çok hoş olacak.’

Ötekiler bunu bir süre düşündüler, sonra birisi dedi ki: ‘Eğer ağustos böceklerini oraya gönderirsek, yaşam ateşinin onlarda ve onları yiyerek beslenen diğer canlılarda alevleneceği doğru ama orada yaşayan bütün diğer canlıların pahasına.’ Ötekiler, aklında yatan şeyin ne olduğunu sordular ve o devam etti: ‘Ağustos böceklerinin, kuşların ve ve kertenkelelerin bir süreliğine gelişip büyüyebilmeleri için bütün diğer canlıları yaşam ateşinden mahrum bırakmak kesinlikle bütük bir cinayet olur. Çünkü ağustos böcekleri bölgeyi tamamen silip supürecekler ve geyikler, ceylanlar, keçiler ve de tavşanlar aç kalip ölecekler. Av hayvanlarının yok olmasıyla, aslanlar, kurtlar ve tilkiler de çok geçmeden ölmeye başlayacaklar. O zaman bize lanet okuyup, ağustos böceklerini, kuşları ve kertenkeleleri kayırdığımız için bize katil demeyecekler mi?’

Bunun üzerine tanrılar bu konuya kafa yormak zorunda kaldılar, çünkü daha önce, duruma özel olarak bu açıdan hiç bakmamışlardı. Ama sonunda birisi şöyle dedi: ‘Bunun çok büyük bir sorun oluşturduğunu sanmıyorum. Bunu yapmayız olur biter. Çok sayıda ağustos böceği yetiştirip bu bölgeye göndermeyeceğiz, o zaman her şey eskisi gibi devam edecek ve kimsenin bize lanet okumak için bir nedeni olmayacak.’

Tanrıların çoğu bunun mantıklı olduğuna karar verdi ama birisi karşı çıktı. ‘Bu kesinlikle ötekisi gibi cinayet olur,’ dedi. ‘Ağustos böcekleri, kuşlar ve kertenkeleler de bizim himayemizde yaşamıyorlar mı?. Ötekiler gibi, onların da bol bol çoğalip gelişme zamanları hiç gelmeyecek mi?’

Tanrılar bu konuyu tartışırken, bir tilki avlanmaya çıktı ve tanrılar, ‘Tilkiye yaşaması için bir bıldırcın gönderelim.’ dediler. Fakat bu sözler henüz söylenmişti ki bir tanesi şöyle dedi: ‘Tilkinin bıldırcının hayatı pahasına yaşamasına izin vermek kesinlikle cinayet olur. Bıldırcın bizim ona verdiğimiz canı taşıyor ve bizim himayemizde. Onu tilkinin keskin dişlerine terk etmek çok çirkin olur!’

Sonra bir başkası şöyle dedi: ‘Şuraya bak bıldırcın sessizce bir çekirgeye yaklaşıyor! Eğer bıldırcını tilkiye vermezsek, o zaman bıldırcın çekirgeyi yiyecek. Çekirgenin canını da ona biz vermedik mi ve o da bıldırcın kadar bizim himayemizde yaşamıyor mu? Bıldırcını tilkiye vermemek kesinlikle bir cinayet olur, böylece çekirge de yaşayabilir.’

Eh, tahmin edebileceğin üzere, tanrılar ağır bir yük altında kalmışlardı ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ve onlar bu konuda tartışırlarken bahar geldi ve dağlardan gelen erimiş kar sularıyla akarsular yükseldi ve içlerinden biri, ‘Bu suların taşip, sel olmasına izin vermek kesinlikle bir cinayet olur, çünkü sayısız canlı sele kapılip ölür.’ dedi. Fakat başka biri, ‘Suların taşip sel olmasına izin vermemek kesinlikle cinayet olur, çünkü bu olmadan göller ve bataklıklar kurur ve onların içinde yaşayan canlıların hepsi ölür.’ dedi. Ve tanrıların kafası bir kez daha karıştı.

En sonunda içlerinden birisi yeni gibi görünen bir fikirle ortaya çıktı. ‘Yaptığımız herhangi bir hareketin bazıları için iyi ve de bazıları için kötü olacağı çok açık, öyleyse hiçbir şey yapmayalım. O zaman himayemizde yaşayan canlılardan hiçbiri bize katil diyemez.’
‘Saçma!’ diye patladı bir diğeri. ‘Eğer hiçbir şey yapmazsak, bu da bazıları için iyi ve bazıları için kötü olacak öyle değil mi? Himayemizde yaşayan canlılar, “Şuraya bak! Perişanız ve tanrılar hiçbir şey yapmıyorlar!” diyecekler.’

Ve tanrılar aralarında çekişirlerken, ağustos böcekleri savanada kaynaştılar ve av hayvanlarıyla, yırtıcı hayvanlar tanrılara lanet okuyarak ölürlerken, ağustos böcekleri, kuşlar ve kertenkeleler tanrılara övgüler yağdırdılar. Ve tanrılar meseleye hiç karışmadıkları için, bıldırcın yaşadı ve tilki açı açına tanrılara lanet okuyarak deliğine gitti. Ve bıldırcın yaşadığı için, çekirgeyi yedi ve çekirge de tanrılara lanet okuyarak öldü. Ve tanrılar en sonunda sel halindeki kar sularına set çekme kararı aldıkları için, göller ve bataklıklar kurudu ve içlerinde yaşayan binlerce canlının hepsi tanrılara lanet okuyarak öldüler.

Ve bütün bu lanet okumaları duyan tanrılar inledi. ‘Bahçeyi dehşet dolu bir yer haline getirdik ve içinde yaşayanların hepsi bizim zalimler ve katiller olduğumuzu düşünup bizden nefret ediyorlar. Ve bunda haklılar, çünkü yapılması gerekenin ne olduğunu bilmediğimiz için, bir şey yaparak ya da hiçbir şey yapmayarak onlara bir gün iyilik diğer gün kötülük yolluyoruz. Ağustos böceklerinin silip supürdüğü savana, okunan lanetlerle çınlıyor ve verecek hiçbir cevabımız yok. Bıldırcının yaşamasına izin verdiğimiz için, tilki ve çekirge bize lanet okuyor ve verecek yanıtımız yok. Aslında bütün dünya, onu yarattığımız güne lanet etmeli, çünkü bizler iyilik ve kötülüğü sırayla gönderen katilleriz ve aslında bunu yaparken bile ne yapılması gerektiğini bilmiyoruz.’

Eh, tanrılar çaresizlik ve karamsarlık bataklığında boğulmak üzereydiler ki içlerinden birisi başını kaldırip şöyle dedi: ‘Söylesenize; bahçe için, meyvesi iyi be kötünün bilgisini kazandıran bir ağaç yaratmadık mı?’

‘Evet’ diye bağırdı ötekiler. ‘Haydi o ağacı bulup meyvesinden yiyelim ve bu bilginin ne olduğunu öğrenelim.’ Ve tanrılar bu ağacı bulup meyvesinden tattıklarında, gözleri açıldı ve dediler ki: ‘Artık bu bahçeye , katil olmadan ve himayemizde yaşayanların beddualarını almadan bakabilmek için ihtiyacımız olan bilgiye gerçekten sahibiz.

Ve onlar bunları konuşurken bir aslan avlanmaya çıktı ve tanrılar kendi kendilerine, ‘Bugün aslanın aç kalma günü ve avlayacağı geyik bir gün daha yaşayabilir.’ dediler. Ve böylece aslan avını kaçırdı ve aç bir şekilde inine dönerken tanrılara lanet okumaya başladı. Ama onlar şöyle dediler: ‘Huzur içinde ol, çünkü biz dünyayı nasıl yöneteceğimizi biliyoruz ve bugün senin aç kalma günün.’ Ve aslan huzura kavuştu.

Ertesi gün aslan avlanmaya çıktı ve tanrılar ona bir gün önce kurtardıkları geyiği gönderdiler. Geyik aslanın dişlerini boynunda hissettiği zaman, tanrılara lanet okumaya başladı. Ama onlar şöyle dediler: ‘Huzur içinde ol, çünkü biz dünyayı nasıl yöneteceğimizi biliyoruz ve bugün senin ölüm günün, aynen dün yaşama günün olduğu gibi.’ Ve geyik huzura kavuştu.

Sonra tanrılar kendi kendilerine şöyle dediler: ‘İyi ve kötünün bilgisi kesinlikle çok güçlü bir bilgi, çünkü bizim katil olmadan dünyayı yönetmemizi sağlıyor. Eğer bugün geyiği bu bilgi olmadan öldürmüş olsaydık, bu gerçekten cinayet olurdu. Fakat bu bilgi sayesinde birbirine görünüşte karşı bu şeylerin ikisini de yaptık ve cinayet işlemedik.’

Tesadüfen tanrılardan biri, ötekiler bilgi ağacının meyvesinden yerlerken, bir göreve gönderilmişti ve geri dönup de tanrıların aslan ve geyik meselesinde ne yaptıklarını duyduğunda şöyle dedi: ‘Bunu yaparak kesinlikle cinayet işlediniz, çünkü bu şeyler birbirine zıt. Birini yapmak iyiyse diğerini yapmak kötü olmak zorunda.

Diğerleri başlarıyla onaylayip şöyle dediler: ‘Evet, bu bilgi ağacının meyvesinden yemeden önce biz de aynen bu şekilde mantık yürütürdük.’

‘Ne bilgisi bu?’ diye sordu tanrı, ağacı ilk kez farkederek.

‘Meyvesinden tat’ dediler ona. ‘O zaman ne bilgisi olduğunu tam olarak bileceksin.’

Bunun üzerine tanrı meyveden yedi ve gözleri açıldı.

‘Evet anlıyorum’ dedi. ‘Bu hakikaten de tanrıların gerçek bilgisi: Kimin yaşayacağı ve kimin öleceği.’ "





“Buraya kadar soracağın bir soru var mı?” diye sordu İsmail.

Anlatımın yarıda kesilmesiyle irkilerek sıçradım. “Hayır. Bu büyüleyici.”

İsmail devam etti.





“Tanrılar, Adem’in canlandığını gördüklerinde, kendi kendilerine şöyle dediler: ‘İşte, neredeyse bizden biri olabilecek kadar bize çok benzeyen bir canlı. Ona ne uzunlukta bir ömür ve nasıl bir alınyazısı biçelim?’

İçlerinden biri dedi ki: ‘O çok güzel, ona bu gezegenin ömrü kadar ömür verelim. Çocukluk günlerinde bahçedeki herkese baktığımız gibi ona da bakalım ki bizim himayemizde yaşamanın tadını öğrensin. Ama yetişkinlik çağında, öteki yaratıklarının yapabildiğinin çok daha fazlasına muktedir olduğunun kesinlikle farkına varacaktır ve bizim himayemizden sıkılip yerinde duramaz hale gelecektir. O zaman, onu, bahçedeki diğer ağaca, Hayat Ağacına gönderelim mi?’

Fakat bir başkası dedi ki: ‘Ademi, daha kendisi bu ağacın arayışına girmeden, bir çocuk gibi Hayat Ağacına götürmek, onu, sayesinde önemli bir bilgelik kazanabileceği ve gidişatını kendine kanıtlayacağı büyük bir teşebbüsten alıkoyar. Ona bir çocuk olarak ihtiyacı olan özen ve ilgiyi sağlayacağımız gibi, bir yetişkin olarak ihtiyacı olan arayışı da sağlayalım. Hayat Ağacı arayışını, onun yetişkinlik döneminin uğraşısı yapalım. Bu şekilde, kendisinin, bu gezegenin ömrü kadar ömre nasıl sahip olacağını keşfeder.’

Ötekiler bu fikre katıldılar, ama birisi dedi ki: ‘Bunun Adem için uzun ve şaşırtıcı bir arayış olabileceğine de dikkat etmemiz gerekir. Gençlik sabırsızdır ve bir kaç bin yıllık bir aramadan sonra, Hayat Ağacını bulmakta ümitsizliğe düşebilir. Ve eğer bu olursa, bunun yerine yoldan çıkip, iyi ve kötünün bilgi ağacının meyvesinden yiyebilir.’
‘Saçma’ diye yanıtladı diğerleri. ‘Bu ağacın meyvesinin sadece tanrılara yaradığını çok iyi biliyorsun. Bu ağacın meyvesi, Adem’e öküzlerin otlarından daha fazla yaramaz. Bu meyveyi ağzına alip yutabilir, fakat meyve ona hiçbir yarar sağlamadan bedeninden geçip gider. Herhalde bu ağacın meyvesinden yiyerek bizim bilgimize sahip olacağını düşünmüyorsun?’

‘Tabii ki hayır’ diye yanıtladı öteki. ‘Tehlikeli olan, bizim bilgimize sahip olması değil, daha çok, bu bilgiye sahip olduğunu zannetmesi. Bu ağacın meyvesinden yedikten sonra kendi kendine şöyle diyebilir: “Tanrıların kendi bilgi ağaçlarının meyvesinden yedim, öyleyse dünyayı nasıl yöneteceğimi onlar kadar iyi biliyorum. İstediğimi yapabilirim.” ‘

‘Bu olanaksız.’ diye yanıtladı öteki tanrılar. ‘Adem, bizim dünyayı yönetmemizi ve yapacak olduklarımızı yapmamızı sağlayan bilgiye sahip olacağını düşünecek kadar aptal olabilir mi? Yarattığımız canlılardan hiçbiri, hiçbir zaman, kimin öleceğinin ve kimin yaşayacağının bilgisine sahip olamayacak. Bu bilgi yalnızca bizimdir ve Adem, evrenin karanlığa gömülup, yok olduğu güne dek bilgelikle büyümüş olsa bile, bu bilgi, aynen şimdi olduğu gibi onun çok ötesinde olacaktır.’

Ama bu sözler öteki tanrının fikrini değiştirmedi. ‘Eğer Adem bizim ağacımızın meyvesinden yerse,’ diye üsteledi, ‘kendini nasıl kandıracağını bilemeyiz. Gerçeği bilmeden kendine, “Yapmayı haklı gösterebildiğim her şey iyidir ve yapmayı haklı gösteremediğim her şey kötüdür.” diyebilir.’

Fakat diğerleri ‘İyiyi ve kötüyü bilmek bu değil.’ diyerek dudak büktüler.

‘Tabii ki değil.’ diye yanıtladı öteki, ‘Ama Adem bunu nereden bilebilir?’

Diğerleri omuz silkti. ‘Belki de Adem, gençliğinde, kendisinin dünyayı yönetebilecek kadar bilge olduğuna inanabilir ama bundan ne çıkar? Bu kibirli aptallık büyüyup olgunlaştıkça geçer.’

‘Ah,’ dedi öteki, ‘iyi de, Adem bu kibirli aptallıkla, büyüyup olgunlaşacak kadar yaşayabilecek mi? Kendini bizimle eşit görerek, her şeyi yapabilir. Kibirle bahçede etrafına bakip şöyle diyebilir: “Bunların hepsi yanlış. Yaşam ateşini neden bütün canlılarla paylaşmak zorunda kalayım? Şuraya bak, aslanlar, kurtlar ve tilkiler, benim olabilecek av hayvanlarını alıyorlar. Bu kötü. Bu canlıların hepsini öldüreceğim ve bu iyi olacak. Bir de şuraya bak, tavşanlar, çekirgeler ve serçeler, bölgedeki, benim olabilecek meyveleri alıyorlar. Bu kötü. Bu canlıların hepsini öldüreceğim ve bu iyi olacak. Ve şuraya bak, tanrılar öteki canlıların büyüyup çoğalmalarını sınırladıkları gibi benim büyüme ve çoğalmamı da sınırlandırmışlar. Bu kötü. Sınırsız bir biçimde büyüyup çoğalarak, bahçede yanan yaşam ateşinin hepsini içime çekeceğim ve bu iyi olacak.” Söyleyin bana, eğer bu olursa, Adem dünyanın bütününü yok etmeden önce ne kadar süre yaşar?’

‘Eğer bu olursa,’ dedi diğerleri, ‘Adem dünyayı bir günde yok eder ve o günün sonunda da kendini yok eder.’

‘Aynen öyle,’ dedi diğerleri, ‘bu dünyadan kaçmayı başaramadıkça. O zaman, dünyayı yok ettiği gibi bütün evreni de yok eder. Fakat öyle olsa bile, sonunda, sınırsızca büyüyup çoğalan herkes gibi, kendini yok edecektir.’

‘Bu, Adem için gerçekten de çok kötü bir son olur.’ dedi başka biri. ‘Ama, İyi ve Kötünün Bilgi Ağacının meyvesinden yemeden de sonu yine aynı olamaz mı? Kendi kendini, bunun iyi olduğuna dair kandırmadan da, büyümeye ve çoğalmaya karşı duyduğu müthiş özlemle, yaşam ateşini eline geçirmek için yoldan çıkamaz mı?’

‘Çıkabilir,’ diyerek diğerleri ona katıldı. ‘Fakat bunun sonucu ne olur? O, bir suçlu, bir kanun düşmanı, bir yaşam hırsızı ve çevresindeki canlıların katili haline gelir. Yaptığının iyi olduğu ve ne pahasına olursa olsun yapılması gerektiği aldatmacası olmazsa, çok geçmeden, kanunu çiğneyerek yaşamaktan yorulur. Aslında bu, onun Hayat Ağacı arayışı sırasında olmak zorunda. Fakat, eğer bizim bilgi ağacımızın meyvesinden yerse, bu yorgunluğunu silkip atar. Şöyle der: “çevremdeki bütün yaşamın katili olarak yaşamaktan yorulmuşsam bunun ne önemi var? Ben iyiyi ve kötüyü biliyorum ve bu şekilde yaşamak iyi. Öyleyse, yorgunluktan ölsem, ve dünyayı hatta kendimi dahi mahvetsem bile, bu şekilde yaşamalıyım. Tanrılar, dünyadaki herkesin uyması için bir kanun yazdılar ama bu kanun bana uymaz, çünkü ben onlarla eşitim. Bu yüzden bu kanuna uymadan yaşayacağım ve sınırsızca büyüyup çoğalacağım. Sınırlandırılmak kötüdür. Yaşam ateşini tanrıların elinden çalacağım ve onu kendi büyümem için saklayacağım ve bu iyi olacak. Büyümeme katkıda bulunmayan türleri yok edeceğim ve bu iyi olacak. Bahçeyi tanrıların elinden zorla sökup alacağım ve onu büyümeme katkıda bulunacak şekilde baştan düzenleyeceğim ve bu iyi olacak. Ve bütün bunlar iyi olduğu için, her ne pahasına olursa olsun yapılmalı. Bahçeyi mahvedip berbat bir yer haline getirebilirim. Soyum dünyaya, ağustos böcekleri gibi bardaktan boşanırcasına yağip, kendi pisliklerinde boğulana dek orayı supürebilir ve birbirlerinin görüntülerinden nefret edip çıldırabilirler. Yine de devam etmeliler çünkü sınırsızca büyümek iyidir ve kanunun koyduğu sınırları kabul etmek kötüdür. Ve eğer birileri, ‘Birer suçlu olarak yaşadığımız bu hayatın yükünden kurtulalım ve yine tanrıların himayesinde yaşayalım.’ derse, onları öldüreceğim çünkü söyledikleri şey kötüdür. Ve eğer birileri, ‘Bu sefalet yolundan çıkip, öteki ağacı arayalım.’ derse onları öldüreceğim çünkü söyledikleri şey kötüdür. Ve sonunda bütün bahçe benim emrime amade hale geldiği ve benim büyümeme hizmet etmeyen bütün türler bir kenara fırlatıldığı ve dünya üzerindeki yaşam ateşinin tamamı benim soyumun damarlarında aktığı zaman bile büyüyup çoğalmaya devam etmek zorundayım. Ve bu ülkenin insanlarına, ‘Çoğalın, çünkü çoğalmak iyidir.’ diyeceğim ve çoğalacaklar. Ve artık daha fazla çoğalamayacakları zaman, bu ülkenin insanları daha da çoğalabilmek için, bitişikteki ülkenin insanlarını öldürmek için saldıracaklar. Ve eğer soyumun insanlarının iniltileri bütün dünyayı kaplarsa, onlara şöyle diyeceğim, ‘Çektiğiniz acılara katlanmak zorundasınız, çünkü bu acılar iyilik adınadır. Baksanıza ne kadar çoğaldık! İyi ve kötünün bilgisini kullanarak kendimizi dünyanın efendileri haline getirdik, ve tanrıların üzerimizde hiçbir güçleri yok. İniltileriniz havada yankılansa da kendi kendimizin himayesinde yaşamak, tanrıların himayesinde yaşamaktan daha tatlı değil mi?’


Ve tanrılar bütün bunları duyunca, anladılar ki, bahçedeki ağaçlardan sadece İyi ve Kötünün Bilgi Ağacı, Ademi mahvedebilir. Ve bu yüzden ona şöyle dediler: ‘Bahçedeki her ağacın meyvesinden yiyebilirsin; İyi ve Kötünün Bilgi Ağacı dışında. Çünkü o ağacın meyvesinden yediğin gün kesinlikle öleceksin. ‘

.




Kitabın adı: Ismail (ishmael)
Yazarı: Daniel Quinn
Yayınevi: Dharma



No comments: