Tuesday, March 16, 2010

Peter Shelley

Kennedy vurulduğunda neredeydim?
Annemin bacakları arasında, doğuyordum.
Georgia bunun acayip güzel bir şey olduğunu düşündü.

Sene 1978, mevsim yaz. İkimiz de ondördündeyiz.
Aynı okulda ve aynı sınıftayız.
Benden nefret ediyor. Çünkü benden nefret ediyor.

Üzerinde şunlar var: dizine kadar inen açık yaka keten bir elbise ve bir çift bağcıklı siyah ayakkabı.
İç çamaşırlarının hippilerinkinden olduğunu söylüyor.
Üç elbisesi var: biri siyah, biri pembe, biri de beyaz.
Her ay saçını bu renklerden birine boyuyor.
Aynı zamanda değişik renkli bağcıkları var.
Onun en çok beyaz saçlı, siyah elbiseli ve pembe bağcıklı halini seviyorum.
Okulun kapandığı gün üzerinde bunlar var.

Yeni Buzzcocks single’ını almak için plak dükkanına gittim. Geçen kış “Orgazm Bağımlısı” adında bir single çıkarmışlardı. Albüm kapağının üzerinde çıplak bir kadın kolajı vardı ve kapağın tamamı cart sarıydı.
Kadının göğüslerinde ağızlar ve kafasının yerinde de bir ütü vardı.
Herhangi biri olabilseydim Pete Shelley olurdum.
Ben dükkandan çıkarken, Georgia içeri giriyor.
“Ne aldın?” diye soruyorum.
“Yeni Buzzcocks single’ını” diyor.
“Love You More’u mu?”
Ve o da, “Evet… Buzzcocks sever misin?” diye soruyor.
Ve ben, “Ondan da ötesi, Buzzcocks beni sever” diyorum.
Orası burası eksik olan, komik dişleriyle biraz gülümsüyor ve ben dilimi ağzına kaydırmanın nasıl bir şey olacağını merak ediyorum. Çok güzel değil ama kendine has bir tarzı var ve bu ona çok yakışıyor. Gerçi ben de harika değilim galiba.

Bir şey düşünüyor ve sonra, “Bizim eve gelip plağı dinlemek ister misin?” diyor.
Ben, “Belki” diyorum be o, “Eh, siktir git o zaman” diyor.
Ben, “Belki siktirip giderim” diyorum ve o, “Eğer benimle gelmek istiyorsan şu pub’ın üstünde oturuyorum.” Gösteriyor.
“The Swan’ın orda mı?” diyorum.
“Kenardaki siyah kapıya git ve diyafona basarak ‘Murphy’ de.” Buna karşılık ben de, “Tamam, single’dan ben de alayım da.” Ve o da “Tamam” diyor ve ben “Görüşürüz” diyorum.

Dükkana giriyorum, plağı alıyorum ve aynı zamanda Georgia’ya onda yoksa diye The Adverts’ün “Gary Gilmore’s Eyes”ını alıyorum. B yüzü A yüzünden daha iyi. Adı “Bezgin Gençler” ve şarkının koro kısmı şöyle: “Biz sadece bezgin gençleriz, kendimize yabancı gibiyiz”. Ya da onun gibi bir şey ve şarkının sonunda solist (T.V. Smith), “Biz sadece bezgin gençleriz, kafamızdan bezmişiz, AKLIMIZDAN bezmişiz” diyor ve “aklımız”ı haykırış tarzı gerçekten de çok şiddetli.

Ona bu plağı iki nedenden dolayı aldım: Birincisi, bence bu grubun adını duymuş olmam bile onu oldukça etkileyecek ve ikincisi ön kapaktaki kolajda, “Georgia’daki köylü budalanın teki bana kocaman bir ip parçası bile gönderdi” yazıyor. Neden bilmiyorum. Ama coğrafyadan Georgia’nın Amerika’da bir eyalet olduğunu biliyorum. Bence Georgia adının yazılı olduğunu görmekten hoşlanacak.

Diyafona basıyorum, beni içeri alıyor ve onu uzun, ışıksız merdivenlerde takip ediyorum. Merdivenler eski ve kokuyor, kırmızı muşamba kaplı ve basamaklarda kaymanızı engelleyen çelik kenarlıklar var. Gerorgia yukarı çıkarken dizlerinin arkasındaki kırışıklara bakıyorum.
Mutfağa giriyoruz, buzdolabından iki kutu bira alıyor, birini bana atıyor. Dolap ağzına kadar bira dolu. Kendininkini açıyor, ben de açıyorum ve ikimiz de içiyoruz. Georgia masaya oturmuş ayaklarını sallıyor, ben ise kapıya yaslanmış biramı içiyorum. Pek bir şey konuşmuyoruz.
“Sigaran var mı?” diyor. Ben, “hayır sigara içmem” diyorum. Georgia şaşırmış görünüyor ve koridora doğru “Anne, sende sigara var mı?” diye bağırıyor ve (İrlanda aksanına benzeyen) bir ses, “Evet, gel burda var” diye cevap veriyor.
Evimizde kimse sigara içmez ve her şey temizdir, ayrıca birisini çay içmek için eve çağırdığımda annem, yeterince yiyecek içeceğimiz olduğundan emin olmak için etrafımızda dolanır durur. Georgia masadan kalkıyor ve “Gel de annemle tanış” diyor.
Eski gazeteler, bira kasaları ve siyah çantaların içinde müzik aletleri ve hoparlörlerle dolu bir koridordan geçiyoruz. Halı sanki peynirin üzerindeki küf gibi.
Annesinin odasında perdeler çekili ve annesi yatakta. Televizyon açık ve at yarışı var. Annesi bize sus işareti yapıyor. Yarış bittikten sonra, “Sıçayım be” diyor.
Georgia yatağa oturuyor ve annesini öpüyor. Annesi “Şimdi baban bütün gece iğrenç olacak. Ona birisi “kesin tutacak” bir bahis söyledi ve o da tabakhaneye bok yetiştirirmiş gibi bahisçiye fırladı. Sigara paketini getirsene tatlım, masada.”
Ben Georgia’ya söylediğini sanıyordum ama sonra Georgia ayağa kalkmayınca bana söylediğini fark ediyorum. Masaya gidiyorum. Üzerinde duvara yaslanmış dikdörtgen şeklinde bir ayna olan, yuvarlak, formikadan bir pub masası. Duvar kağıdının üzerinde garip sarı çiçekler var. Annesine sigara paketini uzatıyorum. “The Swan” kibritlerini de veriyorum. “İşte” diyorum, o da, “Otursana” diyor.
Odada hiç sandalye olmadığı için yatağa, Georgia’nın oturduğu tarafın karşısına oturuyorum. Annesi aramızda kalıyor.
Perdelerdeki bir boşluktan güneş içeri giriyor ve odada güneşin değdiği her yer temiz, diğer her yer bulaşık suyuna bulanmış gibi görünüyor.
“Ee, Georgia, arkadaşın kim? Bizi tanıştıracak mısın?” Georgia sigarasını yakıyor.
“Bu” diyor, “arkadaşım Peter Shelley. Peter Shelly, bu, annem.”
Tokalaşıyoruz.
“Tanıştığımıza memnun oldum, Bayan Murphy” diyorum, o da “Bana Claire de” diyor.
Sonra sigarasından bir nefes alıyor ve “Şimdi, bana izin verirseniz bu akşam barı açmadan önce biraz kestirmem gerekiyor. Sizi daha sonra görebilecek miyiz, Bay Shelley?”
“Bilmiyorum, belki.” Bana “Bay Shelley” demesi içimden kıs kıs gülmeme sebep oluyor.
“Eh, biraz daha kalmak istersen çok mutlu oluruz, ne tarafta oturuyorsun?”
“Attlee’de. Parkın diğer tarafında.”
“Atlee’nin çok güzel olduğunu duydum.”
“İyidir.”
“Güzel. Georgia, ona çay koysana. Zayıflıktan uçacak çocuk.”
“Hoşça kal, Peter.”
“Hoşça kalın.”

Mutfağa dönerken Georgia’nın elleri arkasında. Ellerini çabucak üç kere sıkıp açıyor; üç nabız atışı süresince.
Mutfakta çay yapıyor. “Kaç şeker istersin?” diyor ve ben üç tane lütfen diyorum.
Ona annesinden hoşlandığımı söylediğimde, o da hoşlandığını söylüyor. Annesinin her istediğini yapmasına izin verdiğini söylüyor. Ben annemin kendisi ne yapmamı istiyorsa onu yapmama izin verdiğini söylüyorum.
Georgia gülümsüyor ve bana garip bir bakış atıyor.
Ona neden Peter Shelley olduğumu söylediğini sorduğumda, “Çünkü o olmanı istiyorum” diyor ve ben “Ben de” diyorum ve o da, “Oldun işte” diye cevap veriyor.

Odasına gidiyoruz. NME ‘den reklamlar duvarlarında; The Clash, Buzzcocks, Sex Pistols, Siouxsie and the Banshees, Ian Dury, Dead Kennedys’in ve bazı diğer grupların posterleri de. Her yerde plaklar var. Bir askının üzerinde iki elbise duruyor.
Ona The Adverts single’ını veriyorum ve memnun oluyor. Bir saniye için koluma dokunuyor ve sikim kalkıyor. Çok garip bir şey. Bir süre sonra iniyor.
İşte, yatağına oturuyoruz ve fincanları yere koyuyoruz.
Buzzcocks single’larımızı poşetlerinden çıkarıyoruz. Değiş tokuş etmeye karar veriyoruz. Eğlencesi için diyebiliriz. Bu kapağın son ikisinden (“What Do I Get?” ve “I Don’t Mind”dan) daha iyi olduğu konusunda anlaşıyoruz. Kapakta tepeden gözüken dokuz odanın pembe ve mor grafiği var.
Buzzcocks logosu (ikinci Z ilkinin üzerinde) sol alt köşedeki pembe odada. Plak kabının altında büyük harflerle UP36433: SENİ DAHA ÇOK SEVİYORUM yazıyor.
Kabın arkası daha karmaşık: Karikatür bir adam ve kadın hem dokuz odada beraberler, hem de değiller. Hoperlörleri oynatıyorlar… Belki de daha iyi ses almak için. Kim bilir?
Sağ alt köşedeki odada elinde, üzerinde K harfi olan bir tepsi ya da masa tutan bir adam var. Ne düşündüğünü kestirmek zor. Her şey çok gizemli.
Georgia plağı kabından çıkarıyor ve plak yeni olduğundan küçük bir elektrik yaratarak kağıdına yapışıyor. Plağa bakıyoruz.
İlk farkettiğimiz şey ne kadar kısa olduğu: 1.45.
Her zaman “I yüzü” denilen B yüzü 2.49 uzunluğunda. Adı “Noise Annoys”. Georgia plağı parmak uçlarıyla kenarından tutuyor. Tırnaklarını yediği belli ama yine de parmakları güzel görünüyor.
Kibar görünmek için nazikçe çayımı yudumluyorum. Tadı çok kötü. Süt ekşi ve çayın üstünde yüzüyor.
“Sence şarkı hızlı mı yoksa çok hızlı mı olacak?” diyor Georgia. Yavaş olmadıkça benim için fark etmediğini ama çok kısa olduğunu göz önüne alacak olursak muhtemelen çok hızlı olacağını söyledim.
Daha fazla bir şeyler öğrenmek için içindeki spirali inceliyoruz.
Büyük harflerle, “THE CROSSOVER MARKET” kazınmış spiralin içine. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyoruz.
Sonra Georgia, “Hadi dinleyelim şunu” diyor.
Başımı sallıyorum. Ağzım çay dolu. Elini bacağıma koyuyor ve baş parmağı A yüzünde, parmakları da I yüzünde olmak üzere plağı tutuyor. Ona bakıyorum, yüzüm onunkinden beş on santim uzakta ve o diyor ki, “Hepsini yüzüme püskürt.” Başımı hayır anlamında sallıyorum. Bu sırada yanaklarım pörtlüyor ve gülümsüyorum. “Yapamazsın bunu” diyor. Eli şimdi bacaklarımın arasında ve giderek daha yukarı çıkıyor. Çayı yüzüne püskürtüyorum ve sonra yüzünü benimkine gömüyor; sıcak ve ıslak. Ağzı bira ve sigara kokuyor, dilini oraya buraya sallıyor ve ben de aynısını yapıyorum. Dişlerini ve aralarındaki boşlukları hissedebiliyorum ve “Şunları çok seviyorum” diyorum, o “İğrençler” diyor ve ben, “Hayır, onları seviyorum” diyorum. Birbirine dalaşan iki köpek gibiyiz.
Ellerimi ve ağzımı aynı anda istediğim yere kadar götüremiyorum.
Her an boşalabilirmişim gibi hissediyorum ve bunun uygun olup olmadığını bilmiyorum. Meniyi biliyor mu acaba? Bilmesi lazım, “Orgazm Addict”i var onun.
Ondan meni ya da o tür bir şey gelip gelmeyeceğini yarım yamalak merak ediyorum.
Öyle olacağını umuyorum.
Birden ayağa kalkıyor ve plağı takıp, pikabın sesini sonuna kadar açıyor ve tekrar yiyişmeye başlıyoruz.

Plak tekrar tekrar çalıyor çünkü pikabın bunu yapmasını sağlayan bir şeyi var. Dördüncü seferden sonra hızlı, amansız gürültüden daha fazla kelime çıkarabiliyoruz, şarkıya katılıyoruz ve deliler gibi birbirimizin üzerindeyiz.
Onun üzerindeyim, elbisesi beline sıyrılmış ve ayakkabıları ayağında, elimi bacaklarının arasına koyuyorum ve birkaç parmağımı (üçünü) ona sokuyorum, çıkarıyorum ve parmaklarımın tadına bakıyorum. Tanrı bilir, acayip bir tadı var.
Georgia parmaklarımı yaladıktan sonra burun kıvırıyor.
“Ne yapman gerektiğini biliyor musun?”
“Tam değil, sen?” diyorum.
“Hayır, ama durma” diyor.
Elini pantolonuma koyuyor. Aynen kendi yaptığım gibi sıvazlamaya başlıyor ve şok olmuş durumdayım.
Bunu yapmayı nerden biliyor? Nasıl bilebilir?
“Yapma, boşalırım” diyorum ve kulağıma, “Boşal o zaman” diye fısıldıyor.
Ben de boşalıyorum.
Bir kısmını çarşafa siliyor, sonra elini yalıyor ve ben tadına bakabileyim diye beni öpüyor.

“Love You More” boktan hoperlörlerinde bangır bangır çalıyor. Şarkı o kadar gürültülü ve hızlı ki hemen başlayıp bitiyor, sonu çok ani ve üzücü. Pantolonum aşağıda ve elbisesi boynunda, göğsü benimki kadar düz. Müziği bastırmak için kulağına, “Şimdi ne olacak? “ diye çok yüksek sesle bağırıyorum. Başını sallıyor ve bir anda ağzı sikimde ve amı yüzümde; balıklar gibi kıvranıyoruz. Orasının etrafını yalıyorum ve dürüst olmak gerekirse bir an için kendimi aptal gibi hissediyorum çünkü pikap başa alma işini yaparken plak duruyor ve sadece çıkardığımız sesler duyuluyor. Ve birden dilimin, bir duvarın sıvası dökülmüş kısmını boyadığını hayal ediyorum, bu gerçekten güzel bir şey, ama sadece gerçekten güzel. Georgia da gözümün ucuyla görebildiğim kadarıyla bir kemiği kemiriyor ve her şey biraz saçma geliyor gözüme. Onun yaptığı şeyden zevk almaya pek odaklanamıyorum çünkü ona bir şeyler yapmak zorundayım, ortam çok sessiz, bir de şu yalap şalap sesler var ama sonra şarkı tekrar çalmaya başlıyor ve tekrar her şey tamam oluyor. İşte, biraz daha bundan yapıyoruz ve şarkı belki de bir on altıncı sefer tekrar başladıktan sonra sürünerek yüzüme yaklaşıyor ve “Hadi sikişelim” diyor. Üzerine çıkıyorum, gülümsüyor ve Pete Shelley haykırarak şarkı söylüyor.
Doğru deliği çabucak buluyorum ve açıkçası bulduğumun doğru olduğundan emin değilim ama Georgia öyle olduğunu söylüyor ve içine girdiğimde ikimiz de nefeslerimizi tutuyoruz ve gözlerimizi iri iri açmış birbirimize bakıyoruz ve ben “Vay canına” diyorum ve o da “Allahım ya” diyor ve ikimiz de gülüyor gibiyiz, hayatımda hissettiğim en garip his, o yüzden onun için de en azından öyle olmalı. Aynı zamanda bütün dünyanın hayatınız boyunca bu kadar yaygara koparttığı şeyin bu olduğunu ve şimdi nedenini anladığımı düşünüyorum.

Onun üzerinde yatıyorum, sikimin tamamı içine giriyor ve artık ikimiz de çok terliyiz, tükürük (ve çay ve biraz meni) kaplıyız ve birden hareket etmeden duruyoruz. Durumumuz üzerinde düşünüyoruz.
“İçinde olması nasıl bir his?” diyorum.
Georgia, “Bilmiyorum, tamamlanmış, garip, güzel. Sen nasıl hissediyorsun?” diyor.
“Bilmiyoru, sanki birisi bütün derimi çıkarmış da beni sıcak bir banyoya sokmuş gibi.”
“Hareket et, şöyle bak” diyor.
Hareket etmeye başlıyor ve ben de onunla hızlı, çok hızlı hareket ediyorum ve bana “Boşalacağın zaman, boşalıyorum de, boşalacağın zaman” diyor ve ben “Şimdi, şimdi!” diyorum ve boşalıyoruz ve hep dedikleri gibi sarmaş dolaş yatıyoruz.

Bir süre sonra üzerimden uzanarak pikabı müzik tekrar başlamadan hemen önce kapatıyor.
Hala içinde olduğum halde onunla beraber geriniyorum. Etraf sessiz.
Birbirimizin kollarında yatarken, “Bekaretimizi kaybettik” diyor.
“Benden nefret ettiğini sanıyordum” dediğimde, “Ediyorum” diyor.
Onu kolundan yalıyorum ve o da bacağıma vuruyor.
Ve hiçbir şey yapmadan biraz daha yatıyoruz, düşüncelerimize dalıyoruz.

Sonra sikim biraz yumuşamaya başlıyor, “Çıkarayım mı?” diye soruyorum.
“Tamam” diyor. Ben de çok yavaşça çıkarıyorum. İkimizin de hafifçe nefesi kesiliyor. Gerçekten öyle oluyor.
Aletime göz ucuyla baktığımda üzerinde biraz kan olduğunu görüyorum. Bunun normal olduğunu düşünüyorum.
“Savaşlardan geçtin” diyor.
Sikimin başıyla sanki odadaki başka biriymiş gibi konuşuyor resmen.
Onu çok nazikçe tutarak diyor ki, “Siperlerden geçtin.”
(Bu dönem “Birinci Dünya Savaşı’nı işledik).
“Sen, iyi misin, kanlar falan?” diyorum.
O da, “muhteşemim” diyor ve buna bayılıyorum.
Sonra bir sigara yakıyor ve “bu benim ilk koital sonrası sigaram” diyor.
“Koital seks demek, değil mi?”
“Evet” diyor.

Bir süre sonra birbirimize sarılıyoruz. Yatakta uzanmış, öpüşüyor, birbirimizi okşuyoruz; onun sevdiği plakları dinliyoruz, şarkı sözleri hakkında konuşuyoruz, okuldan bahsediyoruz. Kıpırtısız yaz havasında beni evime kadar geçiriyor. Uyuyamayacağımı söylediğimde, “Beni düşünüp, otuz bir çek” diyor. Öyle yapacağımı söylüyorum ama aslında yapmayacağım çünkü oram deli gibi ağrıyor.

Evimin yakınındaki kaldırımın kenarına oturuyoruz.
Annem balkona çıkıyor, hava kararıyor.
Nerede olduğumu deliler gibi merak ettiğini söylüyor bağırarak.
Özür diliyorum, Georgia’yla beraber olduğumu ve onun da Georgia olduğunu söylüyorum.
Annem georgia hakkında her şeyi anlıyor ve gülümsüyor.
“Bir gün biza çay içmeye gelmelisin, Georgia” diyor.

Birbirimize hoşça kal öpücüğü veriyoruz.
“Saçını seviyorum, elbiseni seviyorum, ayakkabılarını seviyorum, bağcıklarını seviyorum, vücudunu seviyorum” diyorum.
“Amelelik yapma” diyor.

Kendimi bütün dünyayı yiyebilecekmiş gibi inanılmaz mutlu hissederek yukarı çıkıyorum.
Georgia’nın uzaklaşmasını izlemek için balkona çıkıyorum ama o hala sigara içerek sokakta duruyor.
Bana bakıp, “B yüzünü dinlemeyi unuttuk” diyor.
“Yarın dinleyelim?” diyorum. “Yarın” diyor. Ve sonra uzaklaşıyor.



Patrick Marber

No comments: