Saturday, October 13, 2012

karanlıkta

buna bi dur demek istiyorum bu sessizliğe
bu uzayıp giden zamana büyüyüp genişleyen
kapkara bi kelepçe bu senden ayrı geçen zaman
titreyerek uyanmak her gece defalarca uykudan

yıllardır susuz bi ağaçla tanışmıştım
suya ihtiyacım vardı benim de.
bir süre öyle dikildik ayakta
birbirimize çare olamıyorduk
yürüdük gittik usulca yolumuza

ondan daha yorgundum tanıştığımızda
hangimiz daha ileri gittik kim bilir

Monday, October 08, 2012

8102001417




on bir yıl.
hey akıl, bak sana on bir yıllık bi cetvel!
o günden bu güne geçen zamana on bir yıl denir.
-peki zaman gerçekten ilaç mıdır?
cam gibidir insan, zamanla düzelmez
kırılana kadar taşır çiziğini

bıçak gibi bir gurur oturuyor genzime



Monday, September 03, 2012

4.84


bir solağın 28 yılı

delilik dolu bi kaç tatlı anı
yeniden uyanıyorum bir salıya

 oh, heart skipped a beat

Saturday, June 16, 2012






yalnızlığım, ucuz tahta gardıropları hatırlatıyor
durdukça büyüyor kendi kendine
duvarlar ellerini beyaza boyayıveriyor
karanlık seni siyaha
ne yapsan kar etmiyor
sustukça artıyor kimsesizliğin

saat 04:18.
bu sefer yanılttı beni bir dakikalığına
zaman dedim
akmaktaymış meğer
on yıldan fazla oldu
ben içeri düşeli -nazım'ın deyimiyle
on yıldır büyümüyor içimde hiç bir fidan
yine de yaşlanıyoruz bi şekilde

tütünü bırakamadım.
ellerimi yıkayamamak kadar ağır bu, seni düşündüğümde
seni daha az düşünüyorum
her zaman olduğundan daha az
neler neler düşünüyorum bilsen
hak verirdin elbet bana
geçim derdi
ekmeğimi kazanamıyorum
derin bi nefret taşıyorum kendime
yine de gülüyorum ele güne
vazifemizdir.

ne güzel olurdu, sana elden teslim etmek bir beyaz kağıdı
oysa varlığından bile şüphe duyduğum ruhunla
konuşuyorum varlığından emin olmadığım bir parlak cam üzerinde
beni bağışla.
kimseyi aldatmadım.
"iyi insan" olmayı denedim, bu geçen yıllarda
yine de insanız işte..
sen toprak altında
ben dört duvar arasında
oynuyoruz bu oyunu
zaman,
tüketecek hepimizi.

ellerinden öperim
babacığım.









Friday, June 15, 2012

pırt!



sadece "anne" olduğu için saygı ya da takdir bekleyen kadınları anlayamıyorum. hepimiz sevişiyoruz. sevişme sonucu madalya falan aldığımız yok. dünyayı bu hale sokan adamlara bi tepki vermek güzel ama onların da bi şekilde sevişilmiş "değerli" anneleri vardı. bir şeylerin değişmesi için harekete geçmek gerekir. ve bu yatakta sırtüstü uzanmaktan daha farklı bi hareket olmalı.

amacım kadın düşmanlığı yapmak değil, ama madem bu dünyanın ne kadar boktan bi yer olduğunu farketme ayrıcalığına sahipsiniz, doğurmayıverin..

çocuk sahibi olmamayı becerebilen kadınların oranlarını incelediğinizde neden "aşk, sevgi, arzu" gibi kelimelerin kadınlar tarafından daha çok telafuz edildiğini anlayabilirsiniz.


http://pewresearch.org/pubs/1642/more-women-without-children )


doğurmayın. dünyanın şu an olduğundan daha iyi bi yere gideceği yok. içgüdülere ket vurmayı öğrenmeli düşünen beyin artık.


Monday, April 30, 2012

geceye söylenenler



nasıl oluyor anlat bana 
sen sarılırken güzel soğuk yastığına, kanıyor benim beynim 
kurşun kalemlere döktüklerim, gizleniyor gözlerinden ve ben 
her sarhoşluğumda diz üstü çöküp adını bağırıyorum yukarlara 
nasıl oluyor anlamıyorum aşksa bu ilk defa 
ihtiyaçsa tanımıyorum -affa ihtiyacım var 

 nedir bu istek içimde? 
saksılarda büyütülmüş macera çiçeği
buğulu sabahların uykusu yapraklarında
köklerinden yukarı alev yürüyorken dahi
becerebilseydi
selamlamayı denerdi seni


Thursday, April 12, 2012

adam boyu yaprakların üzerinde

onlar sigara, sen sardığım tütün bana
aldırma onların yalancı bulutuna
sensin benim kafamda gezdirdiğim duman
sensin ellerimin ateşi, gece yarılarında
aşk başıma vurdukça gözlerim kanlı
uykusuzluk içeri giriyor
selamsız oturuyor
bi kadeh de ona. hoş gelmiş yine
ziyaretler sıklaştıkça, azalıyor değerli sessizlikler
tikler takların ardında
beklemek bu diyorsun, sessiz kal istiyorum
beklemekten bahsedince
zaman yitiriyor değerini

küçüldükçe büyüyor bi yerde sözler.
bir gemi şöyle derdi; limanda olmak güzel.

Wednesday, March 28, 2012

saat yağmur mu kış mı gün ortası mı
aceleyle tüketilen bir yolun topukta bıraktığı sancı
midenin ayaklanışı, bi sabaha karşı, ansızın bi devrin kapanışı
dalganın ardındaki durulukta deniz şimdi.
önce bir uğultu yayılıyor
kuşlar havalanıyor bir takım pervazlardan
kediler sırnaşıyor, sert kabuklu ağaçlara
nefesini tutuyor, bekliyorsun
elleri olmayan bir adam, başıyla selamlıyor doğan günü
ağaçlar eğilmiyor yine

Friday, March 23, 2012

gümüş bi kılıçla deri kayışı kesiyorum. bir başka dört duvardan ayrılık. bu geceden itibaren bir bavulda yaşıyorum.

saat 10da telefonum çaldığında uyuyordum. saat 13te elimde yeşil mukavvadan bi bavul ve omzumda fotoğraf makinamın çantasıyla evimden çıkarken keyifliydim. arkama bakmadım. son 3 yılımı geçirdiğim binayı bir dahaki görüşüm belki yıllar sonra olacaktı ama umrumda değil. yatağımın nerede olduğunu bilmiyorum bu gece. yarın da bilmeyeceğim.

defterlerim, çok sevdiğim bi kalem, geceden kalma yarım şişe şarap, bir kaç parça üst baş, sayfalarca el yazısı ve bir fotoğraf. yanıma bunları alıp hızla uzaklaştım evimden. apartmanın önünde eşyalarımı bilmediğim bi yere götürmek üzere bi kamyona yükleyen insanları gördüm. gözlerine bakmadım. yürüdüm. "bi takım anılar" diye düşündüm. daha önce onları yitirdin. tekrar yitirmeyi göze alabilirsin.

yitirmekten korktuğum bir şey kalmış olabilir miydi? hayatımdaki tek kahramanı kaybetmiştim, ve onunla beraber bir çok şeyi. yazdıklarımın bir sayfası bile kaybolmuş sayılmazdı, bu güne kadar en azından. yastığım bir parçamdı benim, bu gece nerde dinleniyor bilmiyorum..

martılar ötüyor damların üstünde. ezan okunuyor. sabah oluyor olmalı. bu şehre bahar geldi. babamın fotoğrafları bu gece nerdeler? mektuplarım nerdeler ve ben neden burdayım?

Thursday, March 22, 2012




yirmi yedisinde roma'ya hükmeden bi yeni yetmenin taze hazzını veriyor keyifli krallığım





Monday, March 12, 2012

The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore (Complete Movie)

çiçeklerin sulandığında büyümelerinde, fiziksel gereksinimlerini karşılamış olmanın dışında bir büyü vardır. ilgilenilmiş olmanın bitkilerde nasıl bir etki yarattığını sadece ona ilgi göstermiş olan tanır. her bir fidan, nasıl geliştiğine hayranlıkla tanık olduğunuz bir kitap gibidir. ve belki de şanslıysa, yaşamı ellerinizde bir kitap olarak sonlanan yine o'dur.


Wednesday, March 07, 2012





bilinçli ve doğaya karşı merhametli bi nesil mi yetiştirmek istiyorsunuz? çocuklarınıza tohum ve toprak arasındaki ilişkiyi anlatın. yetiştirdiği maydonoz ölmesin diye telaş edip su veren sabırlı bi çocuk gerekmedikçe adam öldürmez. haklara tecavüz etmez ve doğanın yüce hükmünü anlayışla karşılar, sizin deyiminizle "iyi insan" olur. bu basit aydınlanma için maydonoz bile yeter. cherry domates(*) ve kendinizin köklendireceği nane'nin(**) güneşle parlayan yeşiline hayran kalacaksınız. sadece evinizin güneş gören bi pencere kenarına yerleştireceğiniz bi saksıda makarnanıza serpecek taze maydonozu veya sos olarak kullanabileceğiniz -çocuğunuz gibi sevdiğiniz- tombik ve KIPPkızıl cherry domateslerinizi yetiştirebilirsiniz. bu çocuk sahibi olmak gibidir. bir evcil hayvan edinmekten daha uzun süreli bi sabır ve daha az ilgi ister. karşılığında daha derin, daha ulvi bi bilgelik sunar. bunu deneyin. bu, kendini "insan" olarak tanımlayan ilk insana doğru yolu gösteren bi ritm, yaklaşık 12000 yıldır. doğanın ritmini dinlemeye alıştırın çocuklarınızı. bu nesilin farkındalığı, yeryüzünde yaşayan tüm canlılar için kritik önemde. yarın doğacak güne kadar yaratıp övündüğümüz bütün kültür bir anda kavrulabilir.

çocuklar ölebilir yarın

yaptıklarımız önceden belirlenmedi. ama sonraya kaldıkları kesin.



* Domates tohumlarını toprağa atmadan önce bir gazetenin üzerinde, güneşte bir kaç gün iyice kurutun. Bu tohumları toprağın 1 cm altına belirli aralıklarla ekin ve sulayın.

** Marketten aldığınız nane demeti içinden en sağlıklı görünen 4-5 dalı seçin, ışık alan bi yerde, bir bardak su içinde bırakın. Zamanla suyunu tükettikçe bardağı tekrar doldurun. Köklenmeleri için acele etmeyin. On gün kadar sonra köklenmelerin 1-2 cm'e ulaştığını gördüğünüzde, toprakta açacağınız oyuklara bu dalları yerleştirin. Alışma sürecinde onlara bol su verin. Bir kaç dalın tutması halinde zamanla nanelerinizin bütün saksıya yayıldığını göreceksiniz.
yine bazı defterler, bazı dirsekler tüketilecek demek ki. tüketilir ne var. yeter ki kuşlar gibi çırpsın yürek. ah yürek. acı bu denli mi gerçek?

yıllardır dinlediğim tüm davullar beynimde zonkluyor. ellerim titriyor. kaç kere ağlayıp kurtulmayı denedim, tecrübesizlik fena. bu, yere düşen ekmeğin küskünlüğü, bağışla. yüzüne bakamam gözlerimi kaldırıp. elini tutamam utanmadan. ben artık bi yabancıyım.

Monday, February 20, 2012

etrafımı yorulmaz dikenlerle bürüdüm
kimselere sözüm yok
vazgeçtim oyunlardan, ben görkemli kaybeden
belki de büyüyorum
boynumdan düşüyor omuzlarım
yine de yürüyorum

Saturday, February 18, 2012

tutmayı denedim yine zamanı nefes nefese. ellerimden akıyordu akışkan kadın saçı kıvamında. meni kıvamında, ter tadında, ağız tadında. büyülüyordu onu öperken ağzından aldığım tad. sarhoşluğumu ilan ediyordum gün ortalarında, birden bire, herhangi bi yerde, göz göze geldiğimiz an.. zamanı tutmayı gerçekten denedim belki de, tutunmayı isteyerek seviştim, kanıtlar elimde.
en ufak bi iz bırakma kaygısı gütmek kesinlikle klasik bi maskeli balo yaratıyor. ve eğlence büyüyor.
zaman akıp gidiyor. hala kadınımın saçı geliyor ellerime, gözlerimi kapatınca. büyük geniş bi yolda deliler gibi koşuyorum. en derinden gelen ve birden insanın beynine vurgun yapan bi dürtü bu. sevişmeyi zamanında kesememek ya da günlerce açlığa bırakıldıktan sonra yemek görünce nezaketten uzaklaşıp hızla karnını doyurmaya kalkmak dürtüleri de zamana tutunmaya devam etmek değil mi? bi tene dokunurken hızla koşuyormuş gibi hissettiğinde bilirsin. güzel bi yerdesin. o anı büyütüp odana poster yapmak isterdin. ama akıyor. kadın saçı geliyor ellerime. özlüyorum.

Friday, February 03, 2012

ellerin mi soğuk? gündüzler mi dönüştü kışa?
merak etme. yakınlarındayım. düşündüğünden yakın.

bi düş gördüm geçende
rüya gibi bir kadın, parlak beyaz bi ışık önünde
aletimi çıkarıyordu dışarıya.
muhteşem bi sessizlik anında dans eden iki haz hayvanıydık
odada bir kişi daha vardı
yerinde oturuyordu
daha fazlasını hatırlamıyordum.
kendimden nefret etmeme yeter mi?

ne kadar kar parçası görsem yolda, ısrarla ezmeyi deneyenlerdendim. belki de sorun buydu emin de değilim. geceleri satranç üzerine teoriler kurup gündüzleri kendine kızan bi adamın eğlence arayışını ne dizginleyebilirdi ki?
korkmadan heyecanlanan, düşünmeden seven bi çocuktun. bi enerji patlaması zinciriyle geçti hayatın. şimdi burdasın. durgun. aramıza hoş geldin. artık bizimlesin.








Monday, January 23, 2012

gece







İnsanlar, gitgide, istediklerine, dilediklerine inanmakla yetindiklerini, düşünüp tartmayı, ölçünmeyi, olanı biteni görmeğe çalışmayı yavaş yavaş bir yana ittiklerini fark etmiyorlardır belki de. Bunun farkına varmağa başladıklarında ise ortalık iyice kararmış olacak. Sabahları güneş yeniden doğar gibi olsa da, ortalık yeniden aydınlanır gibi olsa da, gecenin karanlığı bütün bütün dağılmayacak hiç.


Bilge Karasu




Thursday, December 15, 2011

Thursday, September 15, 2011

ismail


..


“Bir gün (İsmail anlatmaya başladı ) tanrılar her zamanki gibi dünyanın yönetimiyle ilgili değerlendirme yapıyorlardı ve içlerinden biri şöyle dedi: ‘Bir süredir üzerinde düşündüğüm bir yer var; geniş ve hoş bir savana. Buraya çok sayıda ağustos böceği gönderelim. Böylelikle yaşam ateşi onlarda ve onlarla beslenecek olan kuş ve kertenkelelerde müthiş surette büyüyecek ve bu çok hoş olacak.’

Ötekiler bunu bir süre düşündüler, sonra birisi dedi ki: ‘Eğer ağustos böceklerini oraya gönderirsek, yaşam ateşinin onlarda ve onları yiyerek beslenen diğer canlılarda alevleneceği doğru ama orada yaşayan bütün diğer canlıların pahasına.’ Ötekiler, aklında yatan şeyin ne olduğunu sordular ve o devam etti: ‘Ağustos böceklerinin, kuşların ve ve kertenkelelerin bir süreliğine gelişip büyüyebilmeleri için bütün diğer canlıları yaşam ateşinden mahrum bırakmak kesinlikle bütük bir cinayet olur. Çünkü ağustos böcekleri bölgeyi tamamen silip supürecekler ve geyikler, ceylanlar, keçiler ve de tavşanlar aç kalip ölecekler. Av hayvanlarının yok olmasıyla, aslanlar, kurtlar ve tilkiler de çok geçmeden ölmeye başlayacaklar. O zaman bize lanet okuyup, ağustos böceklerini, kuşları ve kertenkeleleri kayırdığımız için bize katil demeyecekler mi?’

Bunun üzerine tanrılar bu konuya kafa yormak zorunda kaldılar, çünkü daha önce, duruma özel olarak bu açıdan hiç bakmamışlardı. Ama sonunda birisi şöyle dedi: ‘Bunun çok büyük bir sorun oluşturduğunu sanmıyorum. Bunu yapmayız olur biter. Çok sayıda ağustos böceği yetiştirip bu bölgeye göndermeyeceğiz, o zaman her şey eskisi gibi devam edecek ve kimsenin bize lanet okumak için bir nedeni olmayacak.’

Tanrıların çoğu bunun mantıklı olduğuna karar verdi ama birisi karşı çıktı. ‘Bu kesinlikle ötekisi gibi cinayet olur,’ dedi. ‘Ağustos böcekleri, kuşlar ve kertenkeleler de bizim himayemizde yaşamıyorlar mı?. Ötekiler gibi, onların da bol bol çoğalip gelişme zamanları hiç gelmeyecek mi?’

Tanrılar bu konuyu tartışırken, bir tilki avlanmaya çıktı ve tanrılar, ‘Tilkiye yaşaması için bir bıldırcın gönderelim.’ dediler. Fakat bu sözler henüz söylenmişti ki bir tanesi şöyle dedi: ‘Tilkinin bıldırcının hayatı pahasına yaşamasına izin vermek kesinlikle cinayet olur. Bıldırcın bizim ona verdiğimiz canı taşıyor ve bizim himayemizde. Onu tilkinin keskin dişlerine terk etmek çok çirkin olur!’

Sonra bir başkası şöyle dedi: ‘Şuraya bak bıldırcın sessizce bir çekirgeye yaklaşıyor! Eğer bıldırcını tilkiye vermezsek, o zaman bıldırcın çekirgeyi yiyecek. Çekirgenin canını da ona biz vermedik mi ve o da bıldırcın kadar bizim himayemizde yaşamıyor mu? Bıldırcını tilkiye vermemek kesinlikle bir cinayet olur, böylece çekirge de yaşayabilir.’

Eh, tahmin edebileceğin üzere, tanrılar ağır bir yük altında kalmışlardı ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ve onlar bu konuda tartışırlarken bahar geldi ve dağlardan gelen erimiş kar sularıyla akarsular yükseldi ve içlerinden biri, ‘Bu suların taşip, sel olmasına izin vermek kesinlikle bir cinayet olur, çünkü sayısız canlı sele kapılip ölür.’ dedi. Fakat başka biri, ‘Suların taşip sel olmasına izin vermemek kesinlikle cinayet olur, çünkü bu olmadan göller ve bataklıklar kurur ve onların içinde yaşayan canlıların hepsi ölür.’ dedi. Ve tanrıların kafası bir kez daha karıştı.

En sonunda içlerinden birisi yeni gibi görünen bir fikirle ortaya çıktı. ‘Yaptığımız herhangi bir hareketin bazıları için iyi ve de bazıları için kötü olacağı çok açık, öyleyse hiçbir şey yapmayalım. O zaman himayemizde yaşayan canlılardan hiçbiri bize katil diyemez.’
‘Saçma!’ diye patladı bir diğeri. ‘Eğer hiçbir şey yapmazsak, bu da bazıları için iyi ve bazıları için kötü olacak öyle değil mi? Himayemizde yaşayan canlılar, “Şuraya bak! Perişanız ve tanrılar hiçbir şey yapmıyorlar!” diyecekler.’

Ve tanrılar aralarında çekişirlerken, ağustos böcekleri savanada kaynaştılar ve av hayvanlarıyla, yırtıcı hayvanlar tanrılara lanet okuyarak ölürlerken, ağustos böcekleri, kuşlar ve kertenkeleler tanrılara övgüler yağdırdılar. Ve tanrılar meseleye hiç karışmadıkları için, bıldırcın yaşadı ve tilki açı açına tanrılara lanet okuyarak deliğine gitti. Ve bıldırcın yaşadığı için, çekirgeyi yedi ve çekirge de tanrılara lanet okuyarak öldü. Ve tanrılar en sonunda sel halindeki kar sularına set çekme kararı aldıkları için, göller ve bataklıklar kurudu ve içlerinde yaşayan binlerce canlının hepsi tanrılara lanet okuyarak öldüler.

Ve bütün bu lanet okumaları duyan tanrılar inledi. ‘Bahçeyi dehşet dolu bir yer haline getirdik ve içinde yaşayanların hepsi bizim zalimler ve katiller olduğumuzu düşünup bizden nefret ediyorlar. Ve bunda haklılar, çünkü yapılması gerekenin ne olduğunu bilmediğimiz için, bir şey yaparak ya da hiçbir şey yapmayarak onlara bir gün iyilik diğer gün kötülük yolluyoruz. Ağustos böceklerinin silip supürdüğü savana, okunan lanetlerle çınlıyor ve verecek hiçbir cevabımız yok. Bıldırcının yaşamasına izin verdiğimiz için, tilki ve çekirge bize lanet okuyor ve verecek yanıtımız yok. Aslında bütün dünya, onu yarattığımız güne lanet etmeli, çünkü bizler iyilik ve kötülüğü sırayla gönderen katilleriz ve aslında bunu yaparken bile ne yapılması gerektiğini bilmiyoruz.’

Eh, tanrılar çaresizlik ve karamsarlık bataklığında boğulmak üzereydiler ki içlerinden birisi başını kaldırip şöyle dedi: ‘Söylesenize; bahçe için, meyvesi iyi be kötünün bilgisini kazandıran bir ağaç yaratmadık mı?’

‘Evet’ diye bağırdı ötekiler. ‘Haydi o ağacı bulup meyvesinden yiyelim ve bu bilginin ne olduğunu öğrenelim.’ Ve tanrılar bu ağacı bulup meyvesinden tattıklarında, gözleri açıldı ve dediler ki: ‘Artık bu bahçeye , katil olmadan ve himayemizde yaşayanların beddualarını almadan bakabilmek için ihtiyacımız olan bilgiye gerçekten sahibiz.

Ve onlar bunları konuşurken bir aslan avlanmaya çıktı ve tanrılar kendi kendilerine, ‘Bugün aslanın aç kalma günü ve avlayacağı geyik bir gün daha yaşayabilir.’ dediler. Ve böylece aslan avını kaçırdı ve aç bir şekilde inine dönerken tanrılara lanet okumaya başladı. Ama onlar şöyle dediler: ‘Huzur içinde ol, çünkü biz dünyayı nasıl yöneteceğimizi biliyoruz ve bugün senin aç kalma günün.’ Ve aslan huzura kavuştu.

Ertesi gün aslan avlanmaya çıktı ve tanrılar ona bir gün önce kurtardıkları geyiği gönderdiler. Geyik aslanın dişlerini boynunda hissettiği zaman, tanrılara lanet okumaya başladı. Ama onlar şöyle dediler: ‘Huzur içinde ol, çünkü biz dünyayı nasıl yöneteceğimizi biliyoruz ve bugün senin ölüm günün, aynen dün yaşama günün olduğu gibi.’ Ve geyik huzura kavuştu.

Sonra tanrılar kendi kendilerine şöyle dediler: ‘İyi ve kötünün bilgisi kesinlikle çok güçlü bir bilgi, çünkü bizim katil olmadan dünyayı yönetmemizi sağlıyor. Eğer bugün geyiği bu bilgi olmadan öldürmüş olsaydık, bu gerçekten cinayet olurdu. Fakat bu bilgi sayesinde birbirine görünüşte karşı bu şeylerin ikisini de yaptık ve cinayet işlemedik.’

Tesadüfen tanrılardan biri, ötekiler bilgi ağacının meyvesinden yerlerken, bir göreve gönderilmişti ve geri dönup de tanrıların aslan ve geyik meselesinde ne yaptıklarını duyduğunda şöyle dedi: ‘Bunu yaparak kesinlikle cinayet işlediniz, çünkü bu şeyler birbirine zıt. Birini yapmak iyiyse diğerini yapmak kötü olmak zorunda.

Diğerleri başlarıyla onaylayip şöyle dediler: ‘Evet, bu bilgi ağacının meyvesinden yemeden önce biz de aynen bu şekilde mantık yürütürdük.’

‘Ne bilgisi bu?’ diye sordu tanrı, ağacı ilk kez farkederek.

‘Meyvesinden tat’ dediler ona. ‘O zaman ne bilgisi olduğunu tam olarak bileceksin.’

Bunun üzerine tanrı meyveden yedi ve gözleri açıldı.

‘Evet anlıyorum’ dedi. ‘Bu hakikaten de tanrıların gerçek bilgisi: Kimin yaşayacağı ve kimin öleceği.’ "





“Buraya kadar soracağın bir soru var mı?” diye sordu İsmail.

Anlatımın yarıda kesilmesiyle irkilerek sıçradım. “Hayır. Bu büyüleyici.”

İsmail devam etti.





“Tanrılar, Adem’in canlandığını gördüklerinde, kendi kendilerine şöyle dediler: ‘İşte, neredeyse bizden biri olabilecek kadar bize çok benzeyen bir canlı. Ona ne uzunlukta bir ömür ve nasıl bir alınyazısı biçelim?’

İçlerinden biri dedi ki: ‘O çok güzel, ona bu gezegenin ömrü kadar ömür verelim. Çocukluk günlerinde bahçedeki herkese baktığımız gibi ona da bakalım ki bizim himayemizde yaşamanın tadını öğrensin. Ama yetişkinlik çağında, öteki yaratıklarının yapabildiğinin çok daha fazlasına muktedir olduğunun kesinlikle farkına varacaktır ve bizim himayemizden sıkılip yerinde duramaz hale gelecektir. O zaman, onu, bahçedeki diğer ağaca, Hayat Ağacına gönderelim mi?’

Fakat bir başkası dedi ki: ‘Ademi, daha kendisi bu ağacın arayışına girmeden, bir çocuk gibi Hayat Ağacına götürmek, onu, sayesinde önemli bir bilgelik kazanabileceği ve gidişatını kendine kanıtlayacağı büyük bir teşebbüsten alıkoyar. Ona bir çocuk olarak ihtiyacı olan özen ve ilgiyi sağlayacağımız gibi, bir yetişkin olarak ihtiyacı olan arayışı da sağlayalım. Hayat Ağacı arayışını, onun yetişkinlik döneminin uğraşısı yapalım. Bu şekilde, kendisinin, bu gezegenin ömrü kadar ömre nasıl sahip olacağını keşfeder.’

Ötekiler bu fikre katıldılar, ama birisi dedi ki: ‘Bunun Adem için uzun ve şaşırtıcı bir arayış olabileceğine de dikkat etmemiz gerekir. Gençlik sabırsızdır ve bir kaç bin yıllık bir aramadan sonra, Hayat Ağacını bulmakta ümitsizliğe düşebilir. Ve eğer bu olursa, bunun yerine yoldan çıkip, iyi ve kötünün bilgi ağacının meyvesinden yiyebilir.’
‘Saçma’ diye yanıtladı diğerleri. ‘Bu ağacın meyvesinin sadece tanrılara yaradığını çok iyi biliyorsun. Bu ağacın meyvesi, Adem’e öküzlerin otlarından daha fazla yaramaz. Bu meyveyi ağzına alip yutabilir, fakat meyve ona hiçbir yarar sağlamadan bedeninden geçip gider. Herhalde bu ağacın meyvesinden yiyerek bizim bilgimize sahip olacağını düşünmüyorsun?’

‘Tabii ki hayır’ diye yanıtladı öteki. ‘Tehlikeli olan, bizim bilgimize sahip olması değil, daha çok, bu bilgiye sahip olduğunu zannetmesi. Bu ağacın meyvesinden yedikten sonra kendi kendine şöyle diyebilir: “Tanrıların kendi bilgi ağaçlarının meyvesinden yedim, öyleyse dünyayı nasıl yöneteceğimi onlar kadar iyi biliyorum. İstediğimi yapabilirim.” ‘

‘Bu olanaksız.’ diye yanıtladı öteki tanrılar. ‘Adem, bizim dünyayı yönetmemizi ve yapacak olduklarımızı yapmamızı sağlayan bilgiye sahip olacağını düşünecek kadar aptal olabilir mi? Yarattığımız canlılardan hiçbiri, hiçbir zaman, kimin öleceğinin ve kimin yaşayacağının bilgisine sahip olamayacak. Bu bilgi yalnızca bizimdir ve Adem, evrenin karanlığa gömülup, yok olduğu güne dek bilgelikle büyümüş olsa bile, bu bilgi, aynen şimdi olduğu gibi onun çok ötesinde olacaktır.’

Ama bu sözler öteki tanrının fikrini değiştirmedi. ‘Eğer Adem bizim ağacımızın meyvesinden yerse,’ diye üsteledi, ‘kendini nasıl kandıracağını bilemeyiz. Gerçeği bilmeden kendine, “Yapmayı haklı gösterebildiğim her şey iyidir ve yapmayı haklı gösteremediğim her şey kötüdür.” diyebilir.’

Fakat diğerleri ‘İyiyi ve kötüyü bilmek bu değil.’ diyerek dudak büktüler.

‘Tabii ki değil.’ diye yanıtladı öteki, ‘Ama Adem bunu nereden bilebilir?’

Diğerleri omuz silkti. ‘Belki de Adem, gençliğinde, kendisinin dünyayı yönetebilecek kadar bilge olduğuna inanabilir ama bundan ne çıkar? Bu kibirli aptallık büyüyup olgunlaştıkça geçer.’

‘Ah,’ dedi öteki, ‘iyi de, Adem bu kibirli aptallıkla, büyüyup olgunlaşacak kadar yaşayabilecek mi? Kendini bizimle eşit görerek, her şeyi yapabilir. Kibirle bahçede etrafına bakip şöyle diyebilir: “Bunların hepsi yanlış. Yaşam ateşini neden bütün canlılarla paylaşmak zorunda kalayım? Şuraya bak, aslanlar, kurtlar ve tilkiler, benim olabilecek av hayvanlarını alıyorlar. Bu kötü. Bu canlıların hepsini öldüreceğim ve bu iyi olacak. Bir de şuraya bak, tavşanlar, çekirgeler ve serçeler, bölgedeki, benim olabilecek meyveleri alıyorlar. Bu kötü. Bu canlıların hepsini öldüreceğim ve bu iyi olacak. Ve şuraya bak, tanrılar öteki canlıların büyüyup çoğalmalarını sınırladıkları gibi benim büyüme ve çoğalmamı da sınırlandırmışlar. Bu kötü. Sınırsız bir biçimde büyüyup çoğalarak, bahçede yanan yaşam ateşinin hepsini içime çekeceğim ve bu iyi olacak.” Söyleyin bana, eğer bu olursa, Adem dünyanın bütününü yok etmeden önce ne kadar süre yaşar?’

‘Eğer bu olursa,’ dedi diğerleri, ‘Adem dünyayı bir günde yok eder ve o günün sonunda da kendini yok eder.’

‘Aynen öyle,’ dedi diğerleri, ‘bu dünyadan kaçmayı başaramadıkça. O zaman, dünyayı yok ettiği gibi bütün evreni de yok eder. Fakat öyle olsa bile, sonunda, sınırsızca büyüyup çoğalan herkes gibi, kendini yok edecektir.’

‘Bu, Adem için gerçekten de çok kötü bir son olur.’ dedi başka biri. ‘Ama, İyi ve Kötünün Bilgi Ağacının meyvesinden yemeden de sonu yine aynı olamaz mı? Kendi kendini, bunun iyi olduğuna dair kandırmadan da, büyümeye ve çoğalmaya karşı duyduğu müthiş özlemle, yaşam ateşini eline geçirmek için yoldan çıkamaz mı?’

‘Çıkabilir,’ diyerek diğerleri ona katıldı. ‘Fakat bunun sonucu ne olur? O, bir suçlu, bir kanun düşmanı, bir yaşam hırsızı ve çevresindeki canlıların katili haline gelir. Yaptığının iyi olduğu ve ne pahasına olursa olsun yapılması gerektiği aldatmacası olmazsa, çok geçmeden, kanunu çiğneyerek yaşamaktan yorulur. Aslında bu, onun Hayat Ağacı arayışı sırasında olmak zorunda. Fakat, eğer bizim bilgi ağacımızın meyvesinden yerse, bu yorgunluğunu silkip atar. Şöyle der: “çevremdeki bütün yaşamın katili olarak yaşamaktan yorulmuşsam bunun ne önemi var? Ben iyiyi ve kötüyü biliyorum ve bu şekilde yaşamak iyi. Öyleyse, yorgunluktan ölsem, ve dünyayı hatta kendimi dahi mahvetsem bile, bu şekilde yaşamalıyım. Tanrılar, dünyadaki herkesin uyması için bir kanun yazdılar ama bu kanun bana uymaz, çünkü ben onlarla eşitim. Bu yüzden bu kanuna uymadan yaşayacağım ve sınırsızca büyüyup çoğalacağım. Sınırlandırılmak kötüdür. Yaşam ateşini tanrıların elinden çalacağım ve onu kendi büyümem için saklayacağım ve bu iyi olacak. Büyümeme katkıda bulunmayan türleri yok edeceğim ve bu iyi olacak. Bahçeyi tanrıların elinden zorla sökup alacağım ve onu büyümeme katkıda bulunacak şekilde baştan düzenleyeceğim ve bu iyi olacak. Ve bütün bunlar iyi olduğu için, her ne pahasına olursa olsun yapılmalı. Bahçeyi mahvedip berbat bir yer haline getirebilirim. Soyum dünyaya, ağustos böcekleri gibi bardaktan boşanırcasına yağip, kendi pisliklerinde boğulana dek orayı supürebilir ve birbirlerinin görüntülerinden nefret edip çıldırabilirler. Yine de devam etmeliler çünkü sınırsızca büyümek iyidir ve kanunun koyduğu sınırları kabul etmek kötüdür. Ve eğer birileri, ‘Birer suçlu olarak yaşadığımız bu hayatın yükünden kurtulalım ve yine tanrıların himayesinde yaşayalım.’ derse, onları öldüreceğim çünkü söyledikleri şey kötüdür. Ve eğer birileri, ‘Bu sefalet yolundan çıkip, öteki ağacı arayalım.’ derse onları öldüreceğim çünkü söyledikleri şey kötüdür. Ve sonunda bütün bahçe benim emrime amade hale geldiği ve benim büyümeme hizmet etmeyen bütün türler bir kenara fırlatıldığı ve dünya üzerindeki yaşam ateşinin tamamı benim soyumun damarlarında aktığı zaman bile büyüyup çoğalmaya devam etmek zorundayım. Ve bu ülkenin insanlarına, ‘Çoğalın, çünkü çoğalmak iyidir.’ diyeceğim ve çoğalacaklar. Ve artık daha fazla çoğalamayacakları zaman, bu ülkenin insanları daha da çoğalabilmek için, bitişikteki ülkenin insanlarını öldürmek için saldıracaklar. Ve eğer soyumun insanlarının iniltileri bütün dünyayı kaplarsa, onlara şöyle diyeceğim, ‘Çektiğiniz acılara katlanmak zorundasınız, çünkü bu acılar iyilik adınadır. Baksanıza ne kadar çoğaldık! İyi ve kötünün bilgisini kullanarak kendimizi dünyanın efendileri haline getirdik, ve tanrıların üzerimizde hiçbir güçleri yok. İniltileriniz havada yankılansa da kendi kendimizin himayesinde yaşamak, tanrıların himayesinde yaşamaktan daha tatlı değil mi?’


Ve tanrılar bütün bunları duyunca, anladılar ki, bahçedeki ağaçlardan sadece İyi ve Kötünün Bilgi Ağacı, Ademi mahvedebilir. Ve bu yüzden ona şöyle dediler: ‘Bahçedeki her ağacın meyvesinden yiyebilirsin; İyi ve Kötünün Bilgi Ağacı dışında. Çünkü o ağacın meyvesinden yediğin gün kesinlikle öleceksin. ‘

.




Kitabın adı: Ismail (ishmael)
Yazarı: Daniel Quinn
Yayınevi: Dharma